Geçtiğimiz günlerde değerli diplomat, devlet adamı ve dostum Büyükelçi Umut Arık’ın ardından bir obituary kaleme aldım. Onu uzun yıllar tanımış biri olarak bunu yalnızca bir dostluk görevi değil, aynı zamanda bir vefa borcu olarak gördüm. Yazıyı tamamladıktan sonra zihnim beni yıllardır hayranlıkla takip ettiğim bir İngiliz gazetecilik geleneğine götürdü: Obituary.
Türkçeye çoğu zaman “vefat yazısı” diye çevriliyor. Oysa bana göre bu tanım eksik kalıyor. Çünkü iyi bir obituary ölümü değil, hayatı anlatır. Bir insanın hangi makamlarda bulunduğunu değil, neden hatırlandığını; hangi unvanları taşıdığını değil, geride nasıl bir karakter bıraktığını ortaya koyar.
İngiltere’de The Times, The Daily Telegraph ve Financial Times gibi gazetelerin obituary sayfalarını yıllardır ilgiyle okurum. Bunlar ölüm gerçekleştikten sonra alelacele yazılmaz. Topluma önemli katkılar sunmuş kişiler hayattayken hazırlanır, arşive kaldırılır ve zamanı geldiğinde yayımlanır. Böylece metinler yalnızca duygularla değil, hafızayla, hakkaniyetle ve zamanın sağladığı mesafeyle yazılmış olur.
Ben de bu yüzden tanıdığım, saygı duyduğum ve gerçekten iz bıraktığına inandığım insanların ardından birkaç satır yazmayı kendime görev edindim. Çünkü birkaç gün sonra geriye genellikle aynı cümleler kalıyor: “Başımız sağ olsun”, “Mekânı cennet olsun”, “Çok üzüldük.” Samimidir, ama bir hayatı anlatmaya yetmez.
DENG XIAOPING’DEN ÖĞRENDİĞİM DERS
Obituary’nin gerçek anlamını ilk kez Pekin’de diplomat olarak görev yaptığım yıllarda kavradım.
Deng Xiaoping’in ölümünün birkaç gün içinde açıklanacağını güvenilir kaynaklardan öğrenmiştim. İçimdeki gazetecilik merakı ağır bastı ve Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ı arayarak kapsamlı bir yazı dizisi hazırlamayı önerdim.
Deng’in çocukluğunu, Fransa yıllarını, Mao ile ilişkisini, Çin’i dünyaya açan reformlarını ve modern Çin’in mimarı olarak oynadığı rolü anlattım. Yazı dizisi, resmî ölüm ilanından bir gün önce yayımlanmaya başladı. Ertesi gün ölüm haberi geldi.
O gün anladım ki iyi bir obituary, ölüm üzerine değil, hayat üzerine yazılır.
GERÇEK BÜYÜKLÜĞÜ ÖLÜMÜNDEN SONRA ÖĞRENDİĞİM İNSANLAR
Yıllar sonra Londra’da birlikte çalıştığımız bir danışman bana unutamayacağım bir ders verdi. Orta Asya, Afganistan ve Pakistan konusunda olağanüstü bilgi sahibiydi. Ayda bir kez buluşur, yatırım yapacağımız ülkelerin görünmeyen güç dengelerini anlatırdı.
Bir gün, “İki ay sonra öleceğim.” dedi. Tedavisi olmayan bir kanseri vardı. Son derece sakin bir ifadeyle sözleşmemizi bitirmemizi, kalan zamanını ailesine ayırmak istediğini söyledi.
İki ay sonra The Daily Telegraph‘ta yarım sayfalık obituary’sini okuduğumda onun gerçek hayatını ilk kez öğrendim. Meğer üst düzey diplomatik görevlerde bulunmuş, kamu hizmetinde ve akademide son derece saygın bir kariyer yapmış. Bir buçuk yıl boyunca bunların hiçbirini bana anlatmamıştı. Sadece işini yapmıştı.
– William Carrocher
Benzer duyguyu çok sevdiğim İskoç dostum William Carrocher’ın ardından da yaşadım. İngiliz Dışişleri’nde, BBC’de ve Kraliyet çevresinde üstlendiği önemli görevleri, vefatından sonra yayımlanan obituary sayesinde ayrıntılarıyla öğrendim. Gerçek özgüven belki de budur. İnsan, kim olduğunu sürekli anlatma ihtiyacı duymaz.
– Cumhur Doğan
“BENİM OBITUARY’Mİ BEN ÖLMEDEN YAZ”
Dostlarımdan Cumhur Doğan ise yıllardır bana aynı ricada bulunuyor:
“Benim obituary’mi ben ölmeden yaz.”
İlk başta bunun bir şaka olduğunu düşündüm. Gülerek, “Gerçek düşüncelerimi yazarsam dostluğumuz bozulabilir.” dedim.
Hiç duraksamadan cevap verdi:
“İşte tam da bu yüzden istiyorum.”
Sonra da şu cümleyi kurdu:
“Bizde ‘ölünün arkasından konuşulmaz’ denir. Oysa doğrusu, ölünün arkasından kötü konuşulmazdır. İnsan hayattayken yazılan bir obituary daha dürüst olur. Hakkında yazılan kişi cevap verir, itiraz eder, belki de kendisiyle yüzleşir.”
Doğrusu bu düşünce beni uzun süre düşündürdü.
HAYATIN SON BİLANÇOSU
Diplomasi bana çok şey öğretti. Ama belki de en önemlisi şuydu: Makamlar geçer. Unvanlar unutulur. Servet el değiştirir. Şirketler satılır. Hükümetler değişir.
İnsanların hafızasında kalan ise bunların hiçbiri değildir.
Hatırlanan; sözünüze güvenilip güvenilmediğidir.
Zor zamanlarda nasıl davrandığınızdır.
İnsanlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizdir.
Ve ardınızda anlatılmaya değer bir hikâye bırakıp bırakmadığınızdır.
İngiliz gazetelerindeki obituary geleneğini bu yüzden çok önemsiyorum. Çünkü onlar ölümü değil, hayatı anlatıyor. Kariyeri değil, karakteri anlatıyor. Başarıyı değil, mirası anlatıyor.
Belki de iyi bir obituary’nin gerçek amacı öleni yüceltmek değildir. Yaşayanlara tek bir soru sordurmaktır:
Bugün yaşadığım hayat, yarın hakkımda yazılacak birkaç samimi satıra gerçekten değer mi?
Çünkü sonunda hepimiz birkaç sayfalık bir hikâyeye dönüşeceğiz. O hikâyede yazacak olan makamlarımız değil, karakterimiz olacaktır.
Ve bana göre insanın ulaşabileceği en büyük başarı, ardında iyi yazılmış bir obituary’yi hak edecek bir hayat yaşayabilmektir.
Not: Kapak görseli, yapay zekâ asistanı Gemini tarafından oluşturulmuştur.
Mehmet ÖĞÜTÇÜ
ogutcu@turcomoney.com
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İsim *
Email *
Daha sonraki yorumlarımda kullanılması için adım, e-posta adresim ve site adresim bu tarayıcıya kaydedilsin.
Δ
Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.