– Tarih boyunca nüfus, büyük bir güç olarak görüldü. Özellikle de tarım toplumlarında, hem üretim bağlamında hem de üst yapı olarak karşımıza çıkan imparatorluklar açısından. Doğa ile mücadelede nüfusun çok olması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Bu demografik olgu, Sanayi Devrimi ile kırıldı. Nüfus sorununu çok uzun zamandır biliyoruz, ancak dramatik sonuçlarıyla yakın zamanda karşılaşacağız. Bazı ülkeler karşılaşmaya başladı bile. Özellikle gelişmiş ülkelerde bu sorun, çok daha derin yaşanıyor.
– Bir ülkenin nüfusunun azalmaması için doğurganlık oranının en az 2.1 olması gerekiyor. Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği sonunda dünya ortalaması 2.2 ile söz konusu oranı yakalamak üzere. Dünya nüfusunun yaklaşık 10 milyar seviyesinde zirveye ulaşacağı ve bir şeyler değişmezse daha sonra azalacağı yönünde. Anlaşılacağı üzere sorun bazı ülkeler için şimdiden büyük bir tehdide dönüştü bile. Çözüm; kapitalizmin tekrar terbiye edilmesi ve refah devletinin bazı alanları piyasadan yeniden devralması.
Tarih boyunca nüfus, büyük bir güç olarak görüldü. Özellikle de tarım toplumlarında, hem üretim bağlamında hem de üst yapı olarak karşımıza çıkan imparatorluklar açısından. Doğa ile mücadelede nüfusun çok olması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Teknolojinin henüz yetersiz olduğu ve değişiminin de sınırlı olduğu bir dünyada ne kadar geniş bir aileniz varsa o kadar fazla toprağı ve hayvanı idare edebilirdiniz. Tarıma dayalı büyük karasal imparatorluklarda da benzer bir durum vardı. Varlığınızı sürdürebilmeniz ve tabii genişleyebilmeniz için öncelikle askere ihtiyacınız vardı. Ve sonrasında yine daha fazla askere. Savaşlar, fetihler, seferler vb. detaylarıyla tarih esasen ne kadar çok nüfusu ve toprağı kontrol edebildiğinize bağlı olarak yazılıyordu.
Bu demografik olgu, Sanayi Devrimi ile kırıldı. Bunu çok uzun zamandır biliyoruz, ancak dramatik sonuçlarıyla yakın zamanda karşılaşacağız. Bazı ülkeler karşılaşmaya başladı bile. Hatta bu demografik dönüşüm sadece bu ülkelere (AB ülkeleri, Japonya vb.) özgü sanıldı. Ama demografi çok ağırdan işleyen bir mekanizma olarak acelecileri yanıltacaktı. Nüfus artışının yavaşlaması, nüfusun yaşlanması ve sonunda nüfus azalışı dinamikleri herkesi önünde sonunda kapsayacaktı. Birkaç ülkeye veya bir kültüre (Batı) özgü sanılan sorun esasen insan yaşamının kaçınılmaz dönüşümünde köklerini bulabileceğiniz bir dinamik sonucunda olgunlaşmıştı.
NÜFUS SORUNU BAZI ÜLKELER İÇİN ŞİMDİDEN BÜYÜK BİR TEHDİDE DÖNÜŞTÜ
Halihazırda kabul göre yaklaşıma göre bir ülkenin nüfusunun azalmaması için doğurganlık oranının en az 2.1 olması gerekiyor. Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreği sonunda dünya ortalaması 2.2 ile söz konusu oranı yakalamak üzere. Buradan anlaşılabilir ki aslında bir dilemma var karşımızda: Hem dünya daha da kalabalıklaşıyor hem de bazı ülkelerde nüfus çoktan azalmaya başlamış. Öngörülen ise dünya nüfusunun yaklaşık 10 milyar seviyesinde zirveye ulaşacağı ve bir şeyler değişmezse daha sonra azalacağı yönünde. Ancak, dünya nüfusunun zirveye ulaştığı sırada dünyanın çok büyük bir kısmı ise yaşlanma, nüfus azalışı gibi sorunlara fazlasıyla gömülmüş olacak. Anlaşılacağı üzere sorun bazı ülkeler için şimdiden büyük bir tehdide dönüşürken bazı ülkeler için en azından 40-50 yıl uzakta. Özellikle Afrika’nın ve Asya’daki (Pakistan, Afganistan) bazı ülkelerin doğurganlık oranlarının yüksek olduğu görülmekle birlikte; genel anlamda görülen düşüşün oralarda da kendini önünde sonunda hissettireceği düşünülüyor.
DAHA AZ ÇOCUK VEYA DAHA KÜÇÜK AİLE RASTGELE BİR DEĞİŞİM DEĞİL, BİR TEPKİ
O halde şunu sorabiliriz: Neden böyle oldu? Bu sorunun en bilinen ve en sağlam yanıtı yaşam biçiminin değişmesi. Tabii bu bağlamda da en önemli değişken kentleşme oranı. İnsanların kentlerde yaşaması, tarımın ekonomi içerisindeki payının azalması gibi faktörler insanların aileye ve tabii çocuk konusuna bakışını değiştirdi. Bunlar zaten bilinen konular. Pekiyi ötesinde ne olabilir? Kanımca yaşam biçiminin değişiminde yer alan çok önemli bir ilişki hızlı bir biçimde dönüştü ve insanlar da dünyanın her yerinde buna tepki veriyorlar. Bu dönüşüm piyasa ile devlet ilişkilerinde yaşandı ve tabii yaşanıyor. Öncelikle vurgulamalıyız ki ailelerin dayanışma yöntemleri geçmişte çok önemli rol oynuyordu. Tarımla uğraşan kalabalık ailelere çeşitli sorunlar bağlamında kapsayıcı bir destek sağlayacak toplumsal organizasyonlar oldukça sınırlıydı. Batı’da kilisenin, doğuda vakıfların rolleri bu bağlamda irdelenebilir. Ancak Sanayi Devrimi sonrasında hızlanan kentleşme, mülksüzleşme, piyasalaşma gibi olgular söz konusu geleneksel dayanışma yöntemlerinin kapasitelerini hızlı bir biçimde aştı. Ortaya çıkan reaksiyon ise devletin rol üstlenmesi oldu. Geleneksel devlet, nüfusunu keşfetti ve ona destek vermek zorunda olduğunu kavradı. Ancak, özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde piyasa-devlet ilişkilerinde ortaya çıkan yeni paradigma söz konusu alanda aileler açısında yıkıcı etkiler yaratmaya başladı. Tabiri caizse büyük metropollerin ortasında yapayalnız kaldığını fark eden insanlar geleceğe dair karamsar bir imajinasyon ile tepki verdiler. Giderek çetinleşen yaşam koşulları ve kapitalizmin hiçbir zaman kendiliğinden dizginlenmeyecek genişleme tutkusu insanı ve/veya aileyi bir dilemmaya sürükledi. Dolayısıyla daha az çocuk veya daha küçük aile rastgele bir değişim değil, bir tepkidir.
KAPİTALİZM TEKRAR TERBİYE EDİLMELİ, REFAH DEVLETİ BAZI ALANLARI PİYASADAN YENİDEN DEVRALMALI
Piyasanın herkesten beklediği performans baskısı ve devletin geri çekilmesi bağlamında insanlar tutunmaya çalışıyorlar, gelecek ise erteleniyor. Politikacılar sorunu çözmek yerine düşmanlar üretip toplumun önüne koymaya çalışıyorlar. Yapılacaklar ise bellidir: Kapitalizmin tekrar terbiye edilmesi ve refah devletinin bazı alanları piyasadan yeniden devralması. Başka bir ifadeyle, bir sarkacın hareketinde olduğu gibi aşırı piyasalaşma sürdürülemez ve sarkaç gidebileceği son noktaya ulaştığında ters yöne doğru hareket etmelidir. O zaman insanların geleceklerine dair tekrar umutlu olmaları beklenebilir. Aileler eğitiminden, sağlığından emin olacakları çocuklara sahip olmak isteyeceklerdir.
Not: Kapak görseli, yapay zekâ asistanı Gemini tarafından oluşturulmuştur.
Doç. Dr. Ertuğrul KIZILKAYA
İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi
kizilkaya@turcomoney.com
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İsim *
Email *
Daha sonraki yorumlarımda kullanılması için adım, e-posta adresim ve site adresim bu tarayıcıya kaydedilsin.
Δ
Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.