Son Haberler

İnsanlığın yüzde 84’ü neden hala yapay zekaya kayıtsız?

Geçen ayın sonunda önüme bir grafik düştü. İlk bakışta sıradan görünüyordu: Küçük karelerden oluşan bir tablo. Her kare 3,2 milyon insanı, toplam 2.500 nokta ise dünya nüfusunun tamamını temsil ediyordu. Renkleri farklıydı, ama asıl mesaj renklerde değil, renksizlikteydi. Tablonun ezici çoğunluğu (yüzde 84’ü) soluk, sessiz, kayıtsız bir griydi. Yapay zekâyı hiç kullanmamış insanlar. Altta dar bir yeşil şerit: Ücretsiz chatbot denemiş yüzde 16’lık kesim.

– Son dönemlerde bir tartışma var: İnsan bitti, yapay zekânın dönemi başladı. Duke Üniversitesi’nden nörobilimci Nita Farahany, tartışmaya çarpıcı bir deneyle katılıyor. Öğrencilerine üç günlük bir “dikkat denetimi” yaptırmış. Test, çok ilginç sonuçları ortaya koymuş. Dünyanın en çok atıf alan tıp araştırmacılarından Eric Topol’un getirdiği tıp verileri ise daha da ilginç: Yapay zekâ destekli doktorlar, tek başına yapay zekâdan daha kötü performans gösteriyor.

– Öte yandan, Rohit Krishnan’ın Pangram aracıyla tespit ettiği gerçek ürkütücü: İnternetteki içeriğin giderek büyüyen kısmı yapay zekâ tarafından üretiliyor. Gazeteciler, akademisyenler, LinkedIn kullanıcıları… Atmosferdeki nükleer test kalıntıları gibi; bir “yapay zekâ radyoizotopu” her yere sızıyor ve biz farkına bile varmıyoruz.

– Bazı yapay zeka liderlerinin yaptığı açıklamaya göre, 18 ila 30 ay içinde, yapay zeka beyaz yakalıların yetkinliklerini alabilecek. Ray Kurzweil’e göre 2045 yılında Singularity yani yapay zekân, insan zekâsını aşabilir. İnsanlığın ezici çoğunluğu bu teknolojiyi kullanmıyorken, teknolojinin kendisi durmadan evrilmeye devam ediyor. Uzun vadede, kötü bir konuma düşeceğimizden endişelenmeliyiz.

– Türkiye 20 milyonu aşkın öğrencisiyle, genç nüfusuyla, savunma sanayiinde gösterdiği atılım kapasitesiyle bu yeni çağın proaktif bir üyesi olma şansına sahip. Ama şans kendiliğinden gerçekleşmeyecek. Mühendislik altyapısının olduğu yerde başarı üretebilir. Eksik olan, bu altyapıyı yazılım ve yapay zekâ ekosistemine genişletecek sistematik bir strateji.

“Mağarada doğan ve mağarada büyüyen insan, gölgeleri gerçek sanır. Çünkü o, güneşi hiç görmemiştir.” — Platon, Devlet, Kitap VII

Geçen ayın sonunda önüme bir grafik düştü. İlk bakışta sıradan görünüyordu: Küçük karelerden oluşan bir tablo. Her kare 3,2 milyon insanı, toplam 2.500 nokta ise dünya nüfusunun tamamını temsil ediyordu. Renkleri farklıydı, ama asıl mesaj renklerde değil, renksizlikteydi. Tablonun ezici çoğunluğu (yüzde 84’ü) soluk, sessiz, kayıtsız bir griydi. Yapay zekâyı hiç kullanmamış insanlar. Altta dar bir yeşil şerit: Ücretsiz chatbot denemiş yüzde 16’lık kesim. Sonra neredeyse görünmez turuncu ve kırmızı noktalar: Aylık 20 dolar ödeyerek bu teknolojiyi ciddiye alanlar ve kod üreten araçları kullanan bir avuç insan. Dünya nüfusunun on binde dördü.

Bu grafiğe baktığımda aklıma Platon geldi. İki bin dört yüz yıl önce tasvir ettiği mağaranın girişinde durmuş, içeri bakıyordum.

ZİNCİRLERİN ADI ARTIK “ALGORİTMA”

Platon’un mağara alegorisi, felsefe tarihinin en güçlü metaforlarından biridir. Zincirlenmiş insanlar, arkalarındaki ateşin duvara yansıttığı gölgeleri gerçek sanırlar. Dışarıda bir dünya olduğunu bilmezler. Güneşi hiç görmemişlerdir. O grafikteki gri deniz, modern mağaranın röntgen filmidir. Milyarlarca insan, yapay zekâ çağının eşiğinde duvardaki gölgelere bakıyor. Geleneksel arama motorlarıyla, eski öğrenme yöntemleriyle, alışıldık çalışma kalıplarıyla yetiniyorlar. Ama Platon’un mahkûmlarından bir farkları var: onlar zincirli değil, sadece kayıtsız.

Belki de bu daha ürkütücü. Platon’un mahkûmlarının bir bahanesi vardı; zincirleri onları tutuyordu. Bugünün milyarlarının zinciri yok. Sadece alışkanlıkları, korkuları ve dijital eşitsizliğin görünmez duvarları var. Küresel nüfusun yaklaşık yüzde 37’si hâlâ internete erişemiyor. Hindistan’ın kırsal kesimleri, Sahra Altı Afrika’nın geniş coğrafyaları, Güneydoğu Asya’nın dağ köyleri — bu insanlar için yapay zekâ henüz bir kavram bile değil. Ama madalyonun öteki yüzü daha da düşündürücü: internete erişimi olup da yapay zekâyı kullanmayanlar. McKinsey’nin Ocak 2026 raporuna göre ABD’de çalışan nüfusun sadece yüzde yirmi sekizi, Avrupa’da ise yüzde 22’si işlerinde düzenli olarak bu araçları kullanıyor. Platon’un mağarasındaki zincirler demirden yapılmıştı; bugünkü zincirler alışkanlıktan, tembellikten ve korkudan örülmüş.

MAĞARADAKİ IŞIĞIN FARKLI TONLARI

Platon’un alegorisinde mağaradan çıkan filozof, önce güneş ışığından kamaşır. Alışması zaman alır. Yapay zekâ kullanıcıları da benzer bir yolculuktaylar; ama burada yolculuğun kendisi katmanlı. Mağaranın kapısına kadar gelip şöyle bir göz atanlar var: ChatGPT’ye bir soru sormuş, Claude ile bir sohbet denemiş, belki bir ödev için Gemini’ye başvurmuş olanlar. Çoğu zaman yüzeysel kalmış bir deneyim. Sonra aylık abonelik ödeyerek yapay zekâyı bir oyuncak değil, bir iş ortağı olarak görmeye başlayanlar. Ve en dış katmanda, kod üreten araçlarla çalışan bir avuç insan: güneşin altında yürüyen, geri dönüp mağaradakilere anlatan ama çoğu zaman deli yerine konulan filozoflar.

İşte burada Platon’un alegorisiyle modern gerçeklik hem kesişiyor hem ayrışıyor. Platon epistemolojik bir mesele anlatıyordu: hakikat ile görünüş arasındaki ayrım. Bugünkü mesele daha karmaşık; hem epistemolojik, hem ekonomik, hem jeopolitik. Mağaradan çıkabilmek için sadece merak yetmiyor; altyapı, eğitim, ekonomik güç ve kültürel cesaret de gerekiyor.

İNSANIN BİTTİĞİ YER

Tam da bu mağaranın içinden yükselen başka bir ses, bir tartışma var: İnsanın bittiği ve yapay zekânın başladığı yer… Duke Üniversitesi’nden nörobilimci Nita Farahany, tartışmaya çarpıcı bir deneyimle katılıyor. Öğrencilerine üç günlük bir “dikkat denetimi” yaptırmış.

İlk gün: her zamanki gibi yaşayın, kaydedin.

İkinci gün: algoritmik yönlendirmeli hiçbir uygulama yok.

Üçüncü gün: serbest. İkinci günde bir öğrenci kitap okumuş, en son ne zaman okuduğunu hatırlayamıyormuş. Bir başkası zamanı olmadığını düşündüğü bir bulmacayı bitirmiş. Üçüncü gün? Herkes ilk günden daha bağımlı şekilde geri dönmüş.

Bu deney, mağara alegorisinin modern versiyonu. Algoritmalar, bildirim döngüleri, sosyal medya akışları — bunlar duvarındaki gölgeler. Farahany’nin öğrencileri bir günlüğüne mağaradan çıktılar ve dışarının ne kadar farklı olduğunu gördüler. Ama ertesi gün gönüllü olarak geri döndüler. Platon’un alegorisindeki en acı detay: mağaradan çıkan filozof geri dönüp hakikati anlattığında, mahkûmlar onu dinlemez. Hatta onu öldürmekle tehdit ederler.

GÜNEŞ KÖR EDEBİLİR Mİ?

Tartışmanın en keskin bıçak sırtı, Eric Topol’un getirdiği tıp verilerinden geliyor. Dünyanın en çok atıf alan tıp araştırmacılarından biri söylüyor bunu: Yapay zekâ destekli doktorlar, tek başına yapay zekâdan daha kötü performans gösteriyor. Herkes “insan artı makine” formülünün kazanacağını düşünüyordu. Ama olan şu: Ortalama doktorlar önerileri körü körüne kabul ediyor, uzmanlar ise doğru önerileri bile reddediyor.

Daha da endişe verici olan, gastroenterologlar üzerindeki çalışma. Yapay zekâ yardımıyla polip tespit eden doktorlar, sistem kapatıldığında polipleri kendileri bulmakta zorlanmaya başlıyor. Beceri kaybı yani  “de-skilling” gerçekleşiyor. Ve yetişen yeni nesil doktorlar, bu beceriyi hiç edinmeden mesleğe başlıyor.

İstanbul trafiğinde, navigasyonu bozulan pek çok arkadaşım, yolunu şaşırdığını itiraf etti bana. 10 yıl önce ezbere bildikleri yolları bile karıştırıyorlardı.

Size de oluyor mu böyle?

Platon’un alegorisinde güneşe bakmak gözleri kamaştırıyordu ama zamanla insan alışıyordu. Yapay zekânın “güneşi” farklı bir risk taşıyor: ona bakan gözler zamanla kendi kapasitelerini kaybedebilir. Güneş, insanı aydınlatmak yerine kör edebilir. Farahany bunu “yetkinlik bileşeni” kavramıyla açıklıyor: Her insanın üretken düşüncesinin merkezinde korunması gereken bir çekirdek var. Bunu yapay zekâya teslim ettiğiniz anda, insan olmaktan çıkmaya başlarsınız.

GÜNEŞ Mİ, AYNA MI?

İşte köşe yazısının kalbindeki soru. Platon’un mağarasında dışarısı hakikatti, güneş gerçeğin kaynağıydı. Yapay zekâ için bunu söyleyebilir miyiz? Bir yandan, yapay zekâ benzersiz bir bilişsel ışık sunuyor. Milyarlarca kelimelik bir kütüphanede, 90  dakikada bin saatlik işi bitiriyor. Yapay zekâya şöyle bir istemle “argümanımın üç zayıf noktasını, iki karşı argümanı ve bir kör noktayı söyle, düşmanca tavır al” diyerek, düşünceyi keskinleştiren bir kılıç taşı gibi çalıştırabilirsiniz. İnanamayacağınız sonuçlar elde edersiniz.

Öte yandan, Rohit Krishnan’ın Pangram aracıyla tespit ettiği gerçek ürkütücü: İnternetteki içeriğin giderek büyüyen kısmı yapay zekâ tarafından üretiliyor. Gazeteciler, akademisyenler, LinkedIn kullanıcıları… Atmosferdeki nükleer test kalıntıları gibi; bir “yapay zekâ radyoizotopu” her yere sızıyor ve biz farkına bile varmıyoruz.

Belki de en doğru metafor şu: Yapay zekâ ne güneşin kendisi ne de gölge. O bir ayna. Ona ne tutarsanız onu yansıtır. Meraklı, eleştirel bir zihin tutarsanız hakikate yaklaştırır. Tembel, düşünmeyen bir zihin tutarsanız gölgeleri çoğaltır. Mağaradan çıkmak için araç olarak kullanabilirsiniz; ya da mağaranın duvarına daha sofistike gölgeler yansıtmak için.

TÜRKİYE’NİN TARİHÎ FIRSATI

Grafiğin en kuytu köşesindeki o kırmızı noktalar yani  kod üreten araçlarla çalışan dünya nüfusunun on binde dördü, sadece bir istatistik değil, bir kehanet. Geleneksel bir kod yazmadan bahsetmiyorum. Yapay zekayı iş ve süreçlerde kullanmaktan bahsediyorum. Eğer geleceğin dünyasında kod yazmak, okuryazarlığın yirmi birinci yüzyıl karşılığı olacaksa, bu küçük azınlık yarının seçkinlerinin ilk nüvesidir.

Tam bu noktada Türkiye sahneye çıkıyor. 20 milyonu aşkın öğrencisiyle, genç nüfusuyla, savunma sanayiinde gösterdiği atılım kapasitesiyle bu yeni çağın proaktif bir üyesi olma şansına sahip. Ama şans kendiliğinden gerçekleşmeyecek.

Mühendislik altyapısının olduğu yerde başarı üretebilir. Eksik olan, bu altyapıyı yazılım ve yapay zekâ ekosistemine genişletecek sistematik bir strateji. Oysa Estonya 1,4 milyon nüfusuyla ilkokuldan itibaren kodlama öğretiyor, Güney Kore yapay zekâ müfredatını tüm okullara yaydı, Singapur her vatandaşına yapay zekâ okuryazarlığı programı sunuyor. Türkiye, bu ülkelerin onlarca katı potansiyele sahip.

Ama eğitim sistemi hâlâ ezbere dayalı, sınav odaklı bir yapıda. Eric Topol’un ABD’deki 160 tıp fakültesi için söylediği şey Türkiye için çok daha geçerli: Müfredatta yapay zekâ neredeyse yok. Platon’un alegorisine dönecek olursak: Türkiye mağaranın kapısında duran bir ülke. Dışarıyı görebiliyor, güneşin varlığını biliyor, ama adım atmak için bekliyor. Beklemenin maliyeti her geçen gün artıyor. Çünkü mağaradan ilk çıkanlar kuralları yazıyor; geç kalanlar başkalarının yazdığı kurallara boyun eğiyor.

İNSANIN SONU MU?

Geçenlerde bir kaç yapay zeka lideri aynı şeyi telaffuz etti: 18 ila 30 ay içinde, yapay zeka beyaz yakalıların yetkinliklerini alabilecek. Aslında bunun bir adım sonrası da var.  Ray Kurzweil’in 2045 için öngördüğü Singularity yani yapay zekânın insan zekâsını aştığı an,  20 yıldan az bir mesafede. Ve gelişim hızı, en iyimser tahminleri bile geride bırakıyor. İnsanlığın ezici çoğunluğu bu teknolojiyi kullanmıyorken, teknolojinin kendisi durmadan evrilmeye devam ediyor. Mağaranın dışındaki dünya, içeridekilerin haberi olmadan hızla değişiyor.

Kısa vadede iyi bir yerdeyiz, ama uzun vadede kısa vadeden çok daha kötü bir konuma düşeceğimizden endişelenmeliyiz…Singularity’nin gerçek tehlikesi, yapay zekânın çok güçlü olmasında değil; insanın çok zayıflamasında. Doktorların sezgilerinin körelmesi, öğrencilerin kitap okuma kapasitesini yitirmesi…  Bunlar Singularity’nin habercileri. Makine güçlendikçe, insan “atrofiye” uğruyor. Kullanılmayan kasların halini düşünün…

YAPAY ZEKÂYI DÜŞMAN OLARAK KONUMLANDIRIN…

Topol’un Quebec metaforu burada altın değerinde: “Dilinizi korumak için kasıtlı bir niyetiniz olmalı, aksi takdirde kalabalık olur.” Yapay zekâ çağında “dil” insanın düşünme, hissetme, karar verme kapasitesidir. Arada dolma kalemle, kurşun kalemle yazmayı deneyin…  Ekiplerinizle telefonsuz çalışma seansları yapın… Yapay zekâyı düşman olarak konumlandırın…  Doğada gezin dolaşın, toprak ve suyla uğraşın, bir şeyler yetiştirin, bir sanat alışkanlığı edinin, biraz felsefe ve hikmete kafa yorun… Bu deneyimler, mağaradan çıkmak değil, dışarıda kalabilmek için verilen mücadelelerdir.

MAĞARANIN DUVARINDAKİ SON GÖLGE

Platon’un mağara alegorisi iki bin dört yüz yıldır anlatılıyor çünkü evrensel bir hakikati barındırıyor: İnsanların çoğu, bildikleri dünyayı terk etmek istemez. Değişim acı verir. Güneş gözleri kamaştırır. Hakikat rahatsız eder. Ama ben Platon’a bir soru sormak isterdim: Peki ya güneşin kendisi de bir gölge ise? Peki ya mağaradan çıktığınızda kendinizi daha büyük bir mağarada bulursanız? Yapay zekâ bizi aydınlatan bir ışık olabilir; ama aynı zamanda, daha önce hiç görmediğimiz karanlıkları da görünür kılabilir, yani insanın kendi sınırlarını, kendi tembelliğini, kendi bilişsel kırılganlığını.

HAKİKATE GİDEN YOL, HER ZAMAN AZINLIKLA BAŞLAR

Türkiye için mesaj açık: 20 milyon öğrenciyi mağaranın kapısına taşımak bir varoluş meselesidir. Ama asıl önemli olan, gençlere sadece teknolojiyi kullanmayı değil, teknolojiyi sorgulamayı da öğretmektir. Mağaradan çıkmak yetmez; dışarıda ne gördüğünüzü eleştirel olarak değerlendirebilmeniz gerekir.

Unutmayın: Bunlar araçtır. Onları nasıl insanlaştırırsak insanlaştıralım, araç olarak kalmaları gerekir.

Güneş bir araçtır. Mağara da. Mesele hangisini seçtiğiniz değil, seçme iradesinin sizde kalıp kalmadığıdır. Ve hakikat ya da en azından hakikate giden yol, her zaman azınlıkla başlar.

Not: Kapak görseli, yapay zeka asistanı Gemini tarafından oluşturulmuştur.

Zuhal MANSFELD

TMG Doğaltaş Madencilik Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı

mansfield@turcomoney.com

1 Yorum

Yorum Yazın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

*

*

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

  • Murat
    4 Mart 2026 22:11 - Reply

    Güzel ve düşündürücü bir yazı. Kaleminize ve doğal zekanıza sağlık Zuhal hanım.

    Dünya nüfusunun neredeyse %10 açlıkla mücadele ederken, yarısı sağlıklı ve normal suya ulaşamıyorsa yapay zeka ile uğraşan sayısı oldukça iyi sayılır.

    Unutmayalım yapay zekanın tüketiği enerji ve su insanlığa daha yararlı işlerde kullanılabilir…

    İnsanların YZ ile resim yapması veya yemek tarifi alması bakalım nerede sona erecek.

  • İlgili Haberler