Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında rekabet gücünü yeniden inşa etme zamanıdır. Bazı şehirler yalnızca tarihe tanıklık eder. Bazıları ise tarihin yönünü değiştirir. İzmir, Türkiye için işte böyle bir şehirdir.
Üç bin yılı aşan geçmişi boyunca yalnızca önemli bir liman değil; ticaretin, girişimciliğin, yeniliğin ve fikir alışverişinin merkezi oldu. Akdeniz’in en kozmopolit kentlerinden biri olarak sermayeyi, insanı ve fikirleri aynı potada buluşturdu. Bu nedenle İzmir’in hikâyesi yalnızca bir şehrin değil, Anadolu’nun dünyaya açılan yüzünün hikâyesidir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Cumhuriyet henüz ilan edilmeden önce yeni devletin ekonomik yol haritasını çizmek için İzmir’i seçmesi tesadüf değildi.
17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi, yalnızca ekonomik kararların alındığı bir toplantı değildi. Kurtuluş Savaşı’nın ardından yeni devletin üretim, girişimcilik ve kalkınma felsefesinin ilan edildiği tarihî bir dönüm noktasıydı. Verilen mesaj açıktı: Siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlıkla tamamlanmadıkça kalıcı olamaz.
Bugün, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında, benzer ölçekte yeni bir eşikteyiz. Ancak bu kez mesele savaşın yaralarını sarmak değil; küresel rekabetin kurallarının yeniden yazıldığı bir dünyada Türkiye’nin kendine güçlü ve sürdürülebilir bir yer edinmesidir.
YENİ DÜNYADA REKABETİN KURALLARI DEĞİŞİYOR
Dünya ekonomisi yalnızca büyümüyor; aynı zamanda yeniden şekilleniyor. Yapay zekâ üretimin doğasını değiştiriyor. Jeopolitik gerilimler küresel tedarik zincirlerini yeniden tasarlıyor. Enerji güvenliği, veri güvenliği ve teknoloji egemenliği artık ekonomik olduğu kadar stratejik meseleler hâline geliyor. Yarı iletkenlerden kritik minerallere, biyoteknolojiden kuantum teknolojilerine kadar birçok alan devletlerin rekabet kapasitesini belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor.
Uluslararası şirketler yatırım kararı verirken artık yalnızca işçilik maliyetlerine bakmıyor. Hukukun üstünlüğünü, kurumsal kaliteyi, nitelikli insan kaynağını, enerji altyapısını, dijital bağlantıları ve öngörülebilirliği birlikte değerlendiriyor.
Küresel sermaye ucuzluğu değil, güveni satın alıyor. Bu nedenle rekabetin tanımı değişiyor. Türkiye’nin de değişmesi gerekiyor.
ARTIK DAHA FAZLA ÜRETMEK YETMİYOR
Cumhuriyet’in ilk yüzyılında öncelik sanayileşmekti. Fabrikalar kurduk. İhracatı büyüttük. Organize sanayi bölgeleri oluşturduk. Üretim kapasitemizi önemli ölçüde geliştirdik. Bütün bunlar Türkiye’nin kalkınma hikâyesinin vazgeçilmez başarılarıydı. Fakat artık bunlar tek başına yeterli değil.
Bugün ülkeler daha fazla üretmek için değil; daha yüksek katma değer üretmek için yarışıyor.
Ucuz iş gücüyle değil, teknolojiyle…
Düşük maliyetle değil, verimlilikle…
Taklit ederek değil, yenilik yaparak…
Gerçek rekabet artık yalnızca ülkeler arasında yaşanmıyor. Üniversiteler, araştırma merkezleri, teknoloji şirketleri, girişim sermayesi fonları ve sanayi kuruluşlarının oluşturduğu ekosistemler de birbirleriyle yarışıyor. Bir ülkenin gücü, kaç fabrika kurduğuyla değil; kaç patent geliştirdiği, kaç küresel marka çıkardığı, kaç teknoloji şirketini dünya ölçeğine taşıdığı ve gençlerine nasıl bir gelecek sunduğuyla ölçülüyor.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin temel hedefi daha fazla üretmek değil, daha akıllı üretmek olmalıdır. Daha fazla ihracat yapmak değil; ihracatın niteliğini yükseltmek. Daha fazla yatırım çekmek değil; teknoloji, bilgi ve yetenek çeken bir ekonomi olmak. İşte yeni rekabet anlayışı budur.
TEŞVİKTEN SONUÇ EKONOMİSİNE
Türkiye’nin kalkınma politikalarında uzun yıllardır değişmeyen bir refleks var. Ekonomi yavaşladığında yeni teşvik paketleri açıklıyoruz. Yatırımlar duraksadığında yeni destek mekanizmaları oluşturuyoruz. İhracat zorlandığında yeni finansman araçları devreye alıyoruz. Ar-Ge’yi hızlandırmak istediğimizde yeni fonlar açıyoruz. Kuşkusuz bunların önemli bir bölümü gerekliydi. Ancak artık daha temel bir soruyu sormanın zamanı geldi.
Verdiğimiz teşvikler gerçekten istediğimiz sonucu üretiyor mu? Yıllardır yüksek katma değerli üretim hedefiyle milyarlarca liralık kamu kaynağı kullanılıyor. Buna rağmen yüksek teknoloji ihracatındaki payımız, patent üretimimiz ve küresel marka oluşturma performansımız arzu edilen sıçramayı henüz gerçekleştirebilmiş değil.
Sorun teşvik verilmesi değildir. Sorun, teşviklerin etkisinin sistematik biçimde ölçülmemesidir. Bir işletmeye destek verildikten beş yıl sonra ne oldu?
Verimliliği arttı mı?
Patent geliştirdi mi?
İhracata başladı mı?
Nitelikli istihdam oluşturdu mu?
Küresel pazarlara açılabildi mi?
Bu soruların cevabını vermeden hangi politikanın başarılı olduğunu da bilemeyiz. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla teşvik değil; daha akıllı, daha seçici ve etkisi düzenli olarak ölçülen teşviklerdir. Çünkü ölçülmeyen hiçbir politika geliştirilemez. Rekabet gücü ise tesadüflerle değil, veriye dayalı kararlarla inşa edilir.
İZMİR’İN ÖNÜNDE TARİHÎ BİR FIRSAT VAR
Geçtiğimiz günlerde Ege Bölgesi Sanayi Odası Meclis Başkanı İbrahim Gökçüoğlu’nun davetiyle EBSO’nun yeni hizmet binasında meclis üyelerine hitap etme fırsatı buldum. Etkileyici olan yalnızca çağdaş mimarisiyle dikkat çeken yeni bina değildi. Asıl etkileyici olan, salondaki tartışmaların niteliğiydi.
Yapay zekâ…
Sanayi 5.0…
Jeoekonomi…
Avrupa Yeşil Mutabakatı…
Enerji dönüşümü…
Verimlilik…
Küresel rekabet…
Artık bunlar yalnızca akademisyenlerin ya da uluslararası danışmanların gündemi değil. İzmir sanayicisinin de gündemi. Bu son derece önemli bir değişimdir. Çünkü rekabet gücü önce zihniyette başlar. Sorular değişmeden cevaplar değişmez. Gündem değişmeden gelecek değişmez. Tam da bu nedenle EBSO’nun önünde yalnızca İzmir için değil, Türkiye için de tarihî bir fırsat bulunuyor. Yeni hizmet binası sadece idari faaliyetlerin yürütüldüğü modern bir yapı olmamalıdır.
Yeni fikirlerin üretildiği…
Politikaların tartışıldığı…
Uluslararası ortaklıkların geliştirildiği…
Türkiye’nin uzun vadeli rekabet vizyonunun şekillendiği bir merkez hâline gelmelidir.
Dünyanın en etkili iş dünyası kuruluşları üyelerine yalnızca hizmet sunmaz.
Bilgi üretir.
Araştırma yapar.
Politika geliştirir.
Kamuoyunu yönlendirir.
Hükümetlere öneriler sunar.
Uluslararası saygınlığa sahip düşünce merkezleri oluşturur.
EBSO da neden bunu başarmasın?
GERÇEK MİRAS BİNALAR DEĞİL, KURUMLARDIR
EBSO ziyaretimde dikkatimi çeken bir başka gelişme ise kurumsal olgunluk açısından en az yeni hizmet binası kadar önemliydi. Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yorgancılar ile Meclis Başkanı İbrahim Gökçüoğlu, uzun yıllar boyunca kuruma yaptıkları katkıların ardından, önümüzdeki seçimlerde yeniden aday olmayacaklarını açıkladılar.
EBSO FOTO
Türkiye’de görevler çoğu zaman vazgeçilmez görülür. Oysa güçlü kurumlar, görevlerin değil; sorumlulukların kalıcı olduğu anlayışı üzerine yükselir.
Liderlik yalnızca uzun yıllar görev yapmak değildir. Asıl liderlik, zamanı geldiğinde görevi yeni kuşaklara güvenle devredebilmektir.
Geride güçlü kurumlar…
İşleyen mekanizmalar…
Yetişmiş kadrolar…
Ve sürdürülebilir bir vizyon bırakabilmektir.
Yorgancılar’ın yaklaşık yirmi yıla yaklaşan görev süresinde EBSO’nun kurumsal kapasitesinin güçlenmesinde önemli payı oldu. Gökçüoğlu da özellikle meclis kültürünü, ortak aklı ve kurumsal yönetişimi öne çıkaran yaklaşımıyla bu birikime değer kattı. Her iki ismin de yeni dönemde bayrağı yeni kuşaklara devretme kararı, yalnızca EBSO açısından değil, Türkiye’deki tüm meslek kuruluşları için de örnek teşkil edebilecek olgun bir liderlik anlayışını yansıtıyor.
Çünkü kurumlar, aynı insanların sonsuza kadar görevde kalmasıyla değil; deneyim ile yeniliği buluşturabilmeleriyle büyür.
Gerçek miras makamlar değil, kurumlardır.
TÜRKİYE’NİN REKABET HAFIZASINI OLUŞTURACAK BİR KURUM
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil, güçlü kurumlardır.
Günü kurtaran politikalar değil, geleceği şekillendiren analizlerdir.
İşte tam bu noktada EBSO yeni bir misyon üstlenebilir.
Benim önerim nettir.
EBSO öncülüğünde, üniversiteler, TÜİK, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, TOBB ve bağımsız uzmanların katkısıyla her yıl Türkiye Rekabet Gücü ve Sanayi Dönüşüm Endeksi hazırlanmalıdır. Bu yalnızca bir rapor olmayacaktır. Türkiye’nin rekabet pusulası olacaktır.
Hangi sektörler rekabet gücü kazanıyor?
Hangileri geriliyor?
Hangi şehirler yatırım çekiyor?
Hangileri nitelikli insan kaynağını kaybediyor?
Yüksek teknoloji üretiminde kim ilerliyor?
Yapay zekâ dönüşümünde hangi şirketler öne çıkıyor?
Yeşil dönüşümde hangi sektörler başarı gösteriyor?
Ar-Ge destekleri gerçekten katma değer üretiyor mu?
İlk kez bu sorular düzenli olarak cevap bulacaktır. Daha da önemlisi, kamu politikaları sezgilerle değil; verilerle tartışılacaktır. Böyle bir çalışma zaman içinde yalnızca Türkiye’de değil, uluslararası yatırım çevrelerinde de referans alınan saygın bir endekse dönüşebilir.
İzmir’in dünya ekonomisine yapacağı en büyük katkılardan biri belki de yeni bir fabrika değil, yeni bir fikir olacaktır.
TEŞVİKLERİ DEĞİL, SONUÇLARI YARIŞTIRALIM
Türkiye uzun yıllardır teşvikleri konuşuyor. Ne kadar kaynak ayrıldığı… Kaç firmanın yararlandığı… Hangi destek paketinin açıklandığı… Oysa bunlar işin başlangıcıdır. Asıl önemli olan sonuçtur.
Verilen teşviklerin kaçı dünya markası çıkardı?
Kaçı patent üretti?
Kaçı ihracatta kilogram başına değeri artırdı?
Kaçı verimlilik sıçraması yarattı?
Kaçı yüksek ücretli ve nitelikli istihdam oluşturdu?
Kaçı küresel değer zincirlerine girmeyi başardı?
Paylaşılan ve resmî kurumlardan derlenen veriler düşündürücü bir tablo ortaya koyuyor. Dünya Ticaret Örgütü, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile TÜİK verileri, uzun yıllardır sağlanan desteklere rağmen yüksek katma değerli üretim ve teknoloji yoğun ihracatta hedeflenen dönüşümün henüz gerçekleşmediğine işaret ediyor. Bu, teşviklerin yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Ancak teşviklerin tasarımını, uygulamasını ve sonuçlarını çok daha bilimsel bir yaklaşımla değerlendirmemiz gerektiğini gösteriyor.
Artık kamuoyunda “Ne kadar teşvik verildi?” sorusundan çok, “Ne kadar rekabet gücü üretildi?” sorusunu sormalıyız.
Her teşvik programı düzenli olarak bağımsız etki analizine tabi tutulmalıdır. Başarılı uygulamalar genişletilmeli…
Beklenen sonucu vermeyenler cesaretle değiştirilmeli…
Kaynakların büyüklüğü değil, oluşturduğu katma değer esas alınmalıdır.
Çünkü ikinci yüzyılda Türkiye’nin rekabet avantajı, daha fazla harcamak değil; mevcut kaynakları daha akıllıca kullanabilmek olacaktır.
YENİ BİR İZMİR İKTİSAT KONGRESİ
Belki de artık yeniden büyük düşünmenin zamanı gelmiştir. Neden her beş yılda bir İzmir’de uluslararası katılımlı yeni bir İzmir İktisat Kongresi düzenlenmesin? Ancak bu kez gündem yalnızca Türkiye olmasın.
Akdeniz’in geleceği…
Avrupa’nın rekabet gücü…
Yapay zekâ ekonomisi…
Kritik mineraller…
İklim finansmanı…
Teknoloji diplomasisi…
Girişim sermayesi…
Küresel değer zincirleri…
Dünyanın önde gelen ekonomistleri, yatırımcıları, sanayicileri, teknoloji liderleri ve kamu yöneticileri İzmir’de buluşsun. Bu kongre geçmişi anmak için değil, geleceği tasarlamak için yapılsın. Sonuç bildirileri raflarda kalmasın. Hükümetlerin, iş dünyasının ve üniversitelerin birlikte hayata geçireceği somut politika önerilerine dönüşsün.
1923’te İzmir Türkiye’nin ekonomik bağımsızlık vizyonuna yön vermişti.
Neden ikinci yüzyılda da Türkiye’nin küresel rekabet stratejisine yön vermesin?
CUMHURİYET’İN İKİNCİ YÜZYILI İÇİN BİR REKABET MANİFESTOSU
Cumhuriyet’in ilk yüzyılı büyük ölçüde sanayileşmenin hikâyesiydi. İkinci yüzyılı ise verimliliğin, inovasyonun ve rekabet gücünün hikâyesi olmak zorunda. Bunun yolu da açıktır.
Daha güçlü kurumlar…
Daha kaliteli eğitim…
Daha yüksek verimlilik…
Daha fazla patent…
Daha güçlü üniversite-sanayi iş birliği…
Daha derin sermaye piyasaları…
Daha cesur girişimciler…
Daha fazla bilim…
Daha fazla teknoloji…
Ve dünyayla daha güçlü bütünleşmiş bir ekonomi…
Bunlar birbirinden bağımsız hedefler değildir. Hepsi aynı kalkınma vizyonunun parçalarıdır. Türkiye’nin gelecekteki refahını belirleyecek olan da tam olarak bu bütünlüklü yaklaşım olacaktır.
EBSO’nun yeni hizmet binasından ayrılırken geriye dönüp son kez baktım. Bir bina görmedim. Bir kurum gördüm. Doğru vizyonla desteklenirse yalnızca İzmir’in değil, Türkiye’nin rekabet hafızasını oluşturabilecek bir kurum… Her yıl yayımlayacağı Türkiye Rekabet Gücü ve Sanayi Dönüşüm Endeksi ile ülkenin ekonomik performansını nesnel biçimde ölçen…
Her beş yılda bir düzenleyeceği Yeni İzmir İktisat Kongresi ile yalnızca Türkiye’nin değil, Akdeniz ve yakın coğrafyanın ekonomik geleceğine yön veren…
Fikir üreten…
Veri üreten…
Politika üreten…
Dünyayla konuşan bir kurum…
Belki de Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu en büyük dönüşüm tam da budur. Çünkü ülkeleri yalnızca doğal kaynakları zenginleştirmez. Onları zenginleştiren; güçlü kurumları, nitelikli insan kaynağı, bilim üretme kapasitesi ve geleceğe ilişkin ortak vizyonlarıdır. 103 yıl önce İzmir’de ekonomik bağımsızlığın temelleri atılmıştı. Bugün ise aynı şehir, Türkiye’nin küresel rekabet üstünlüğünün fikrinin doğduğu yer olabilir.
Büyük dönüşümler önce fikirlerle başlar. Sonra kurumlarla güçlenir. Ardından toplum tarafından sahiplenilir. Ve sonunda ülkelerin kaderini değiştirir.
Belki de tarih, ikinci kez aynı şehirden yön değiştirecektir.
Not: Kapak görseli, yapay zekâ asistanı Gemini tarafından oluşturulmuştur.
Mehmet ÖĞÜTÇÜ
ogutcu@turcomoney.com
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İsim *
Email *
Daha sonraki yorumlarımda kullanılması için adım, e-posta adresim ve site adresim bu tarayıcıya kaydedilsin.
Δ
Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.