Son Haberler

Yabancı okullardan Köy Enstitülerine, yapay zekâ çağından yeni kalkınma modeline…

Bir ülkenin gerçek gücü nerede başlar?

Kışlada mı?

Mecliste mi?

Merkez Bankası’nda mı?

Sanayi tesislerinde mi?

Limanlarda, enerji hatlarında, teknoloji şirketlerinde mi?

Bunların hepsi elbette önemlidir; ancak bana göre bir ülkenin uzun vadeli kaderi her şeyden önce sınıfta, öğretmenin niteliğinde, çocuğun merakında, üniversitenin özgürlüğünde, laboratuvarın üretkenliğinde ve toplumun bilgiye verdiği değerde şekillenir.

Bugün dünyada rekabet yalnızca ordular, para birimleri, enerji kaynakları, limanlar, ticaret yolları ya da savunma sanayii üzerinden yürümüyor. Rekabet artık insan sermayesi üzerinden yürüyor; yani kim daha iyi eğitiyor, kim daha iyi araştırıyor, kim daha iyi düşünüyor, kim daha iyi teknoloji üretiyor, kim daha parlak beyinleri kendi ülkesinde tutabiliyor ve kim dünyanın en yetenekli gençlerini kendisine çekebiliyorsa, geleceğin ekonomisini, siyasetini ve jeopolitiğini de büyük ölçüde o belirliyor.

Bu nedenle eğitim meselesini yalnızca müfredat, sınav sistemi, okul binası ya da öğretmen ataması tartışmasına indirgemek büyük hata olur. Eğitim, bir ülkenin kalkınma stratejisidir. Eğitim, üretim kapasitesidir. Eğitim, milli güvenliktir. Eğitim, dış politikadır. Eğitim, teknoloji yarışıdır. Eğitim, sosyal barıştır. Eğitim, refahın ve özgürlüğün temelidir.

Ve ne yazık ki eğitimde dünya ligine çıkmadan söylenecek birçok büyük söz, çoğu zaman akıntıya karşı kürek çekmekten öteye geçmez.

OSMANLI’DA OKUL, SADECE OKUL DEĞİLDİ…

19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu yalnızca zayıflayan bir devlet değildi; aynı zamanda Avrupa, Asya ve Afrika’nın kesişme noktasında, boğazları, ticaret yolları, limanları, kutsal mekânları ve çok katmanlı toplumsal yapısıyla büyük güçlerin ilgisini çeken son derece değerli bir jeopolitik merkezdi.

İngiltere Hindistan yolunu güvence altına almak, Rusya sıcak denizlere inmek, Fransa dilini ve kültürünü yaymak, Almanya sanayileşen ekonomisine yeni pazarlar bulmak, Amerika ise uzun vadeli nüfuz alanları oluşturmak istiyordu.

Bu güçler Osmanlı coğrafyasına yalnızca asker, diplomat ve tüccar göndermediler; öğretmen de gönderdiler, okul da açtılar, matbaa da kurdular, hastane de inşa ettiler, burs da verdiler, yerel elitlerle ilişki ağları da oluşturdular.

Çünkü geleceğin yalnız cephelerde değil, sınıflarda da şekillendiğini biliyorlardı.

Amerikan kolejleri, Fransız liseleri, Alman ve Avusturya okulları yalnızca ders verilen binalar değildi; aynı zamanda dil, kültür, dünya görüşü, ilişki ağı ve uzun vadeli etki mimarisiydi. Robert College, American College for Girls, Anatolia College, Tarsus American College, Saint Joseph, Saint Benoît, Notre Dame de Sion, Alman Lisesi ve Avusturya Lisesi gibi kurumlar farklı dönemlerde yalnız eğitim değil, aynı zamanda kültürel yakınlık ve insan sermayesi üretmişlerdir.

Burada adil olmak gerekir.

Bu okulların önemli bir bölümü gerçekten kaliteli eğitim verdi; modern bilimleri öğretti, yabancı dil kazandırdı, dünyaya açılan pencereler oluşturdu, doktorlar, mühendisler, gazeteciler, akademisyenler, iş insanları, sanatçılar ve yöneticiler yetiştirdi.

Ancak uluslararası ilişkilerde değişmeyen bir gerçek vardır: Hiçbir büyük güç onlarca yıl boyunca yüksek maliyetli yatırımları yalnızca hayırseverlik amacıyla yapmaz.

Okul bilgi üretir; fakat aynı zamanda güven, aidiyet, ilişki, kültürel yakınlık ve uzun vadeli etki alanı da üretir. Galata bankerleri sermaye ağları kurarken, tüccarlar ekonomik bağlar geliştirirken, diplomatlar siyasi ilişkiler tesis ederken, eğitim kurumları da geleceğin insan kaynağı üzerinde kalıcı izler bırakıyordu.

SORUN BAŞKALARININ OKUL AÇMASI DEĞİLDİ…

Fakat burada kolaycı bir sonuca varmamak gerekir.

Osmanlı’nın gerilemesini yabancı okullarla açıklamak tarihi daraltır. Güçlü devletler dış etkileri yönetebilir; zayıflayan devletler ise dış etkilerin nesnesi hâline gelir.

Osmanlı’nın temel sorunu başkalarının okul açması değildi. Asıl sorun Sanayi Devrimi’nin gerisinde kalınması, bilimsel üretimin yetersizliği, mali yapının bozulması, teknolojik dönüşümün yakalanamaması, kurumsal reformların gecikmesi ve eğitimde toplumu bütünüyle dönüştürecek genişlikte, derinlikte ve kalite düzeyinde bir atılım yapılamamasıydı.

Başka bir ifadeyle sorun yabancı okulların varlığı değil, Osmanlı’nın kendi eğitim ve bilim kurumlarını çağın rekabetine uygun biçimde yenileyememesiydi.

Bugün için de en önemli ders budur.

Başarılı olanı aşağı çekmek kolaydır; zor olan daha iyisini kurmaktır.

KÖY ENSTİTÜLERİ: YARIM KALAN BÜYÜK KALKINMA HAMLESİ

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Türkiye aslında bu gerçeği çok iyi kavramıştı. Eğitim meselesi yalnızca okul açma meselesi olarak değil, ülkenin kalkınma, üretim, modernleşme ve toplumsal özgüven meselesi olarak görülmüştü.

Köy Enstitüleri bu bakımdan muazzam bir atılımdı.

Yalnızca öğretmen yetiştiren kurumlar değildi; kırsal kalkınmayı, tarımsal verimliliği, teknik becerileri, üretim kültürünü, sanatla ve bilimle temas etmeyi, kitapla, toprakla, atölyeyle ve hayatla birlikte öğrenmeyi hedefleyen özgün bir kalkınma modeliydi.

O yılların Türkiye’sinde nüfusun büyük bölümü köylerde yaşıyordu. Dolayısıyla köyü dönüştürmeden ülkeyi dönüştürmek mümkün değildi. Köy Enstitüleri yalnız okuma yazma bilen insanlar değil, bulunduğu çevreyi değiştirebilen, üretebilen, sorgulayabilen, teknik beceri kazanan ve özgüven sahibi yeni bir insan tipi yetiştirmeyi amaçladı.

Elbette eksikleri vardı; elbette zaman içinde yenilenmesi, çeşitlenmesi, şehirleşen Türkiye’nin ihtiyaçlarına göre güncellenmesi gerekirdi. Ancak temel fikir doğruydu: Bir ülkenin kaderi önce insanını eğiterek değişir.

Ne yazık ki Köy Enstitüleri dönemin siyasi, ideolojik ve toplumsal gerilimleri içinde uzun ömürlü olamadı. Kimi çevreler rahatsız oldu, kimi güç odakları bu dönüşümden ürktü, kimi çevreler de kırsal alanda özgüvenli ve sorgulayan bir insan tipinin yükselişini kendi düzenleri açısından tehdit olarak gördü.

Sonuçta Türkiye, kırsal kalkınma ile eğitim devrimini birleştirebilecek çok önemli bir fırsatı kaçırdı.

BUGÜN YABANCI OKULLARLA KAVGA ETMENİN ANLAMI YOK…

Geçmişten ders çıkarmak başka şeydir, bugünün kurumlarına geçmişin korkularıyla saldırmak başka.

Bugün Türkiye’de faaliyet gösteren köklü yabancı okullara savaş açmak, onları yıpratmaya çalışmak veya ideolojik hedef haline getirmek Türkiye’ye bir şey kazandırmaz. Robert College’i, Alman Lisesi’ni, Saint Joseph’i, Notre Dame de Sion’u, Saint Benoît’yı, Avusturya Lisesi’ni ya da diğer köklü kurumları aşağı çekmek eğitimde kaliteyi artırmaz; tam tersine, ülkenin zaten sınırlı sayıdaki iyi eğitim kaynaklarını da zayıflatır.

Elbette bu kurumların kendi tarihsel gelenekleri, kültürel referansları ve kurumsal kimlikleri vardır. Ancak bugün bu okulları 19. yüzyıl Osmanlı koşullarındaki misyoner ağları gibi değerlendirmek doğru değildir. Bugün önemli olan, onların verdiği kaliteli eğitimi küçümsemek değil, onların üzerine çıkabilecek yeni Türk eğitim kurumları kurabilmektir.

Özgüveni yüksek ülkeler başarılı kurumları aşağı çekmeye çalışmaz.

Onlardan öğrenir.

Onları geçmeye çalışır.

Asıl soru şudur: Türkiye neden kendi Robert College’larını, kendi MIT’lerini, kendi Tsinghua’larını, kendi dünya çapında meslek liselerini, kendi yapay zekâ enstitülerini, kendi yeni nesil Köy Enstitülerini kuramıyor?

EĞİTİM BOŞLUK KALDIRMAZ…

Yakın tarihimizde yaşanan FETÖ tecrübesi eğitimin stratejik önemini çok acı bir yerden hatırlattı.

Bu yapı tanklarla başlamadı; önce dershanelerle, okullarla, yurtlarla, burslarla, öğrenci ağlarıyla, ailelere verilen güven duygusuyla ve genç zihinler üzerinde kurulan sistemli etkiyle büyüdü. Ardından bürokrasiye, iş dünyasına, yargıya, emniyete ve askerî yapılara kadar uzandı.

Bu süreç bize eğitimin yalnızca bilgi aktarımı olmadığını, aynı zamanda değer, aidiyet, sadakat ve kimlik üreten stratejik bir alan olduğunu gösterdi.

Eğer devlet kendi çocuklarına kaliteli, adil, güvenilir ve çağdaş bir eğitim sunamazsa, boşlukları başkaları doldurur. Bu boşluğu kimi zaman cemaatler doldurur, kimi zaman ideolojik yapılar, kimi zaman ticari eğitim ağları, kimi zaman da dışarıdan gelen kültürel ve teknolojik etkiler.

Bu nedenle eğitim politikası ile milli güvenlik politikası arasında sanıldığından çok daha güçlü bir bağ vardır; ancak bu bağ, eğitimi korkuyla yönetmek anlamına gelmez. Tam tersine, özgür düşünebilen, bilimsel akla inanan, dünyayla rekabet edebilen, kendi kültürüne güvenen ve evrensel kalite ölçütleriyle yarışan bireyler yetiştirmek anlamına gelir.

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA YENİ REKABET ALANI

Bugün dünya bambaşka bir aşamaya geçmiş durumda.

19. yüzyılın misyonerlerinin yerini teknoloji şirketleri, matbaaların yerini algoritmalar, okul kampüslerinin yanına veri merkezleri, dijital platformlar, sosyal medya ağları ve yapay zekâ laboratuvarları almış bulunuyor.

Netflix yalnızca bir eğlence platformu değildir. TikTok yalnızca kısa video uygulaması değildir. YouTube yalnızca paylaşım alanı değildir. Harvard, Oxford, MIT, Stanford veya Tsinghua yalnızca üniversite değildir.

Bunların her biri aynı zamanda kendi ülkelerinin küresel etki altyapısının, yetenek çekme kapasitesinin, dil ve kültür yayma gücünün, teknoloji üretme kabiliyetinin ve gelecek üzerinde söz sahibi olma iddiasının parçasıdır.

21. yüzyılda rekabet yalnız petrol, doğalgaz, liman, askeri üs veya savunma sanayii üzerinden yürümüyor. Rekabet artık veri, algı, yetenek, bilgi üretimi ve yapay zekâ üzerinden yürüyor.

Yapay zekâ modellerini kim eğitiyor?

Çocukların dikkatini kim yönetiyor?

Gençlerin hayal dünyasını kim şekillendiriyor?

En parlak beyinler hangi ülkelerin üniversitelerine gidiyor?

Küresel standartları kim belirliyor?

Teknolojinin dilini kim yazıyor?

Bunlar artık yalnız eğitim soruları değil, doğrudan jeopolitik ve ekonomik rekabet sorularıdır.

EĞİTİMDE DÜNYA LİGİNE ÇIKMADAN OLMAZ…

Türkiye’nin bugün kendisine sorması gereken en hayati soru şudur:

Biz eğitimde dünya ligine çıkmak istiyor muyuz, yoksa ortalama bir sistemle yetinmeye devam mı edeceğiz?

Bugün eğitim sistemimizin övünülecek tarafları elbette vardır; fedakâr öğretmenlerimiz, çok başarılı öğrencilerimiz, iyi okullarımız, güçlü vakıf üniversitelerimiz, değerli bilim insanlarımız, dünyanın en iyi kurumlarında çalışan gençlerimiz var.

Ama sistemin bütünü açısından bakıldığında tablo yeterince parlak değildir.

Sınav odaklılık yaratıcılığı eziyor, ezber sorgulamanın önüne geçiyor, öğretmenlik mesleğinin itibarı ve niteliği yeterince güçlendirilemiyor, mesleki eğitim hâlâ hak ettiği stratejik önemi göremiyor, üniversitelerin önemli bir bölümü araştırma üretmekten çok diploma dağıtan kurumlara dönüşüyor, beyin göçü ülkenin en parlak gençlerini dışarıya taşıyor, eğitimde fırsat eşitsizliği derinleşiyor ve dünya çapında bilim, teknoloji ve düşünce üretimi bakımından hâlâ olması gereken yerde değiliz.

Bu gerçeklerle yüzleşmeden dış güçleri, yabancı okulları, sosyal medyayı, algoritmaları veya küresel rekabeti suçlamak fazla kolaydır.

Elbette dış etki vardır.

Elbette kültürel rekabet vardır.

Elbette büyük güçler kendi çıkarları doğrultusunda eğitim, medya, teknoloji ve kültür alanlarını kullanır.

Ama bütün bunların karşısında en güçlü cevap yasakçılık değil, kalite üretmektir.

Yeni Bir Eğitim Seferberliği Şart

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey sıradan bir eğitim reformu değildir.

Yeni bir eğitim seferberliğidir.

Bu seferberlik yalnız Milli Eğitim Bakanlığı’nın işi olarak görülemez; sanayicinin, üniversitenin, belediyelerin, vakıfların, teknoloji şirketlerinin, öğretmen okullarının, meslek liselerinin, tarım kooperatiflerinin, kültür kurumlarının ve diasporanın birlikte omuz vermesi gereken büyük bir milli kalkınma projesi olarak tasarlanmalıdır.

Yeni nesil Köy Enstitüleri ruhu, bugünün dünyasında tarım teknolojileri, yapay zekâ, iklim değişikliği, su yönetimi, yenilenebilir enerji, gıda güvenliği, dijital beceriler, zanaat, tasarım ve girişimcilikle buluşturulabilir.

Her bölgede, o bölgenin ekonomik ve kültürel gerçekliğine uygun mükemmeliyet merkezleri kurulabilir.

Ege’de tarım, gıda, turizm, denizcilik ve yenilenebilir enerji odaklı okullar; İç Anadolu’da tarım teknolojileri ve savunma sanayiiyle bağlantılı teknik kurumlar; Güneydoğu’da su, enerji, lojistik ve sınır ötesi ticaret odaklı eğitim merkezleri; Karadeniz’de mavi ekonomi, orman ürünleri ve iklim dirençliliği üzerine uzmanlaşmış kurumlar; büyük şehirlerde yapay zekâ, biyoteknoloji, finans teknolojileri ve yaratıcı endüstriler odaklı kampüsler geliştirilebilir.

Bu yalnız eğitim politikası değildir.

Bu kalkınma politikasıdır.

Bu güvenlik politikasıdır.

Bu dış politika aracıdır.

Bu toplumsal barış projesidir.

Bu aynı zamanda Türkiye’nin dünyadaki yerini yeniden tanımlama meselesidir.

21. YÜZYIL MÜCADELEYİ YAPAY ZEKÂYA, VERİYE, İNSAN SERMAYESİNE TAŞIMIŞ DURUMDA…

Bir millet sınırlarını askerleriyle korur, ama geleceğini öğretmenleriyle, bilim insanlarıyla, mühendisleriyle, girişimcileriyle, sanatçılarıyla, teknisyenleriyle ve iyi yetişmiş gençleriyle inşa eder.

19. yüzyılın büyük devletleri bunu erken keşfetti. 20. yüzyılın güç merkezleri aynı stratejiyi üniversiteler, medya, finans ve kültür kurumları üzerinden sürdürdü. 21. yüzyıl ise mücadeleyi yapay zekâya, veriye, insan sermayesine ve küresel yetenek rekabetine taşımış durumda.

Bugün Türkiye’nin önündeki temel mesele yabancı okulları suçlamak değildir; onlardan daha iyilerini kurabilmektir. Mevcut başarılı kurumları aşağı çekmek değildir; kendi eğitim sistemimizi dünya ölçeğinde rekabet edecek seviyeye yükseltebilmektir. Köy Enstitülerinin yarım kalan ruhunu bugünün bilim, teknoloji ve üretim dünyasıyla yeniden buluşturabilmektir.

Çünkü eğitimde gerçek bir sıçrama yapmadan, bilimde ve teknolojide dünya ligine çıkmadan, öğretmeni yeniden toplumun en itibarlı figürlerinden biri hâline getirmeden, çocuklara yalnız sınav kazanmayı değil düşünmeyi, üretmeyi ve dünyayla rekabet etmeyi öğretmeden, söylenecek birçok söz eksik kalacaktır.

Hatta çoğu zaman akıntıya karşı kürek çekmekten öteye geçmeyecektir.

Tarihin bize bıraktığı en önemli ders belki de şudur:

Bir ülke bazen bir top atışıyla değil, sessizce açılan bir okul kapısıyla değişmeye başlar.

Ve yine bir ülke, kaderini değiştirecek büyük sıçramayı da çoğu zaman bir sınıfta, bir laboratuvarda, bir araştırma merkezinde, bir köy okulunda, bir meslek lisesinde ya da ilham veren bir öğretmenin öğrencilerine dokunduğu anda başlatır.

Gerisi çoğu zaman gürültüdür.

Not: Kapak görseli, yapay zekâ asistanı Gemini tarafından oluşturulmuştur.

Mehmet Öğütçü

Yorum yok

Yorum Yazın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

*

*

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlgili Haberler

Site Haritası