Son Haberler

Yeni dünya düzeni kuruluyor…

– Artık uluslararası sistem, normların değil, büyük ölçüde askeri, ekonomik ve teknolojik gücün belirlediği bir rekabet alanına dönüşüyor. Küresel düzen, norm temelli yapıdan giderek güç temelli yapıya evriliyor. Devletler artık daha fazla kendi güvenliklerini önceleyen, ittifakları esnek kullanan ve gerektiğinde tek taraflı hareket etmekten çekinmeyen aktörlere dönüşüyor. Bu da sistemin daha parçalı ve öngörülmesi zor hale gelmesine neden oluyor.

Uluslararası sistem, normlar ile güç arasındaki dengenin yeniden kurulduğu bir geçiş döneminden geçiyor. Önümüzdeki dönemde bu dengenin hangi yönde evrileceği yalnızca büyük güçlerin stratejilerine değil, aynı zamanda uluslararası kurumların kendilerini ne ölçüde yenileyebileceğine de bağlı olacak. Uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlayamayacağı, sistemin istikrarı, yeni denge ve yeni normal açısından belirleyici olacak.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen uluslararası düzen, büyük ölçüde Birleşmiş Milletler ve benzeri kurumlar, çok taraflı uluslararası anlaşmalar aracılığıyla kurallara dayalı bir işleyiş üzerine kuruluydu. Bu sistemin temel amacı, devletlerin davranışlarını sınırlandırmak, güç kullanımını sınırlandırmak ve uluslararası ilişkileri öngörülebilir hale getirmekti. Soğuk savaşın da etkisiyle bu düzen uzunca bir süre devam etti. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu düzenin giderek aşındığını ve yerini daha çok belirsiz ve güç odaklı bir yapıya bıraktığını, bir anlamda yeni bir dünya düzenin oluşmaya başladığını gösteriyor. Artık uluslararası sistem, normların değil, büyük ölçüde askeri, ekonomik ve teknolojik gücün belirlediği bir rekabet alanına dönüşüyor. Küresel düzen norm temelli yapıdan giderek güç temelli yapıya evriliyor.

ULUSLARARASI NORMLAR VE KURUMLARIN ETKİSİ AZALIYOR

Uluslararası ilişkiler teorisi açısından bakıldığında, bu süreç aslında yeni değil; daha çok eski bir paradigmanın geri dönüşü olarak yorumlanabilir. Devletler artık daha fazla kendi güvenliklerini önceleyen, ittifakları esnek kullanan ve gerektiğinde tek taraflı hareket etmekten çekinmeyen aktörlere dönüşüyor. Bu da sistemin daha parçalı ve öngörülmesi zor hale gelmesine neden oluyor. Bu dönüşüm, gücün siyasette daha merkezi hale gelmesine etki ediyor, kuralsızlığı artırıyor. Normların ve uluslararası kurumların etkisini ikinci plana itiyor. Devletlerarası ilişkilerde güven yerini ihtiyatlı rekabete bırakıyor ve uzun vadeli iş birlikleri daha kırılgan hale geliyor. Uluslararası sistem, istikrardan ziyade dinamik ve sürekli değişen bir güç mücadelesi alanına dönüşüyor.

ÖNGÖRÜLEMEZLİK VE BELİRSİZLİK ARTIYOR

Bu kapsamda özellikle ABD’nin çeşitli uluslararası sözleşmelerden çıkması veya uygulamaması, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü örgütlerden mali desteğini çekmesi veya azaltması, bazı ülkelerin topraklarını ilhak etme çabaları, çeşitli büyük güçler tarafından uluslararası hukuku ihlal eden adımlar atılması, başta Gazze, İran, Ukrayna ve Venezuella olmak üzere dünyanın bir çok bölgesinde yaşanan savaşlar, çatışmalar ve gerginlikler gibi çok boyutlu gelişmeler uluslararası sistemde kural ihlalinin istisna olmaktan çıkıp olağan hale geldiğini, uluslararası hukukun bağlayıcılığının pratikte zayıfladığını gösteriyor. Öngörülemezlik ve bilinmezlik artıyor, küresel güvenlik mimarisinde boşluklar oluşturuyor. Bu gelişmeler, yalnızca bölgesel dengeleri değil, aynı zamanda küresel güvenlik mimarisini de yeniden şekillendiriyor.

UZLAŞMA YERİNİ GÜÇ MÜCADELESİNE BIRAKIYOR

ABD-Çin arısındaki ekonomi ve teknoloji savaşı, ticaretin artık yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir araç haline geldiğini gösteriyor. Yarı iletkenler, yapay zeka ve kritik teknolojiler üzerinden yürüyen rekabet, küreselleşmenin yönünü tersine çevirerek ekonomik milliyetçilik eğilimini güçlendiriyor. Liberal uluslararası düzen, yerini giderek daha korumacı bir yaklaşıma bırakıyor. Ekonomik ilişkiler, artık daha çok güvenlik perspektifiyle değerlendiriliyor. Küreselleşmenin getirdiği karşılıklı bağımlılık, bir dönem barışın teminatı olarak görülürken, bugün stratejik bir kırılganlık olarak değerlendiriliyor. Enerji, teknoloji ve tedarik zincirleri üzerinden yürüyen rekabet, ekonomik araçların da jeopolitik birer silah haline gelmesine neden oluyor. Yaptırımlar, ticaret kısıtlamaları ve finansal baskılar, artık askeri güç kadar etkili araçlar olarak kullanılıyor.

ÇOK KUTUPLU, BÖLGESEL GÜÇ MERKEZLERİ ÖNE ÇIKIYOR

Bunların yanı sıra dezenformasyon ve siber savaşlar gibi hibrit savaş yöntemleri de devletler arası rekabetin önemli unsurları haline geliyor. Bu durum, savaş ve barış arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken, uluslararası sistemin daha karmaşık ve öngörülemez bir yapıya bürünmesine neden oluyor. Büyük güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda hukuku esnetebilmesi, sistemde çifte standart algısını güçlendiriyor. Bu durum, özellikle orta ve küçük ölçekli ülkelerin uluslararası sisteme olan güvenini zayıflatıyor. Hukukun evrensel değil, güç ilişkilerine bağlı olarak işlediği algısı, kurallara dayalı düzenin meşruiyetini aşındıran en kritik faktörlerden biri haline geliyor. Bunların da etkisiyle çok taraflı yapılar yerini daha dar ve stratejik bloklara bırakıyor. Küresel sistem giderek parçalanıyor, çok kutuplu ve bölgesel güç merkezleri öne çıkıyor.

ULUSLARARASI SİSTEM KÖKLÜ BİÇİMDE DÖNÜŞÜYOR

Yaşanan bu değişim birçok ülkede otoriter yönetim biçimlerini güçlendirirken, uluslararası sistemin doğasını da köklü biçimde dönüştürüyor. Demokratik kurumların zayıflaması, güçler ayrılığının aşınması ve merkeziyetçi yönetim anlayışının yaygınlaşması, uluslararası ilişkilerde de daha sert ve rekabetçi bir dilin benimsenmesine yol açıyor. İç politikada güç konsolidasyonu sağlayan yönetimler, dış politikada daha agresif ve risk almaya açık stratejiler izleyebiliyor. Diplomasi yerine güç kullanımı ve kuralsızlık ön plana çıkıyor. Bu eğilim, uluslararası ilişkilerde uzlaşma yerine rekabetin, iş birliği ve yerine güç mücadelesinin ön plana çıkmasına neden oluyor. Yeni düzen arayışı, çoğu zaman istikrar üretmekten ziyade mevcut dengeleri daha da kırılgan hale getiren, yıkıcı bir süreç olarak ilerliyor. Bu ortamda uluslararası krizlerin çözümü zorlaşırken, çatışmaların daha uzun süreli ve karmaşık hale gelme riski artıyor.

GÜCÜN DEĞİL, KURALLARIN HÂKİM OLMASI ÖNEM TAŞIYOR

Uluslararası sistem, normlar ile güç arasındaki dengenin yeniden kurulduğu bir geçiş döneminden geçiyor. Önümüzdeki dönemde bu dengenin hangi yönde evrileceği yalnızca büyük güçlerin stratejilerine değil, aynı zamanda uluslararası kurumların kendilerini ne ölçüde yenileyebileceğine de bağlı olacak. Uluslararası kurumların ve uluslararası hukukun bu yeni gerçekliğe uyum sağlayıp sağlayamayacağı, sistemin istikrarı, yeni denge ve yeni normal açısından belirleyici olacak. Bu yeni dönemde ekonomik ve askeri gücün yanı sıra bu belirsizliği yönetebilen ve değişen dinamiklere hızla uyum sağlayabilen ülkeler ön plana çıkacak. Bu değişimi yönetmek ve adapte olmak kadar gücün değil kuralların hakim olduğu güçlü bir uluslararası sistem ve yeni dünya düzeni inşa etmek için çaba göstermeye devam etmek önem taşıyor.

Not: Kapak görseli, yapay zekâ asistanı Gemini tarafından oluşturulmuştur.

Gürdoğan YURTSEVER

Mevzuat Uyum Derneği Kurucu ve Onursal Başkanı

yurtsever@turcomoney.com

 

Yorum yok

Yorum Yazın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

*

*

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlgili Haberler