Dünyanın enerji ihtiyacı artıyor; Türkiye ne yapmalı?

Tüm ticari enerji kaynaklarını gözönüne aldığımzda, (fosil kaynaklar, nükleer enerji ve yenilenebilir enerji kaynakları) dünyada her gün 230 milyon varil petrol eşdeğeri enerji tüketildiğini söyleyebiliriz. Bu tüketimin 200 milyon varili fosil (hidrokarbon türevleri) yakıtlardan karşılanıyor. Dünya enerji tüketimi; petrol, doğalgaz ve kömür birlikte düşünülürse, yüzde 90’lık oranın fosil kaynaklar olduğu görülür. 1950’den beri dünya nüfusu 2,5 kat artarken, enerji talebi 7 kat arttı. Hem fosil yakıtların fiyatlarında reel artış yaşandı, hem de gittikçe artan insan nüfusu enerjiyi günlük yaşamında kullanmaya başladı.
Farklı kuruluşların projeksiyonlarına göre: 2030 yılına kadar dünya enerji talebinin mevcut tüketim seviyesinden yüzde 40 kadar artması bekleniyor. Başta çin olmak üzere gelişmekte olan ekonomiler hiç şüphe yok ki; daha fazla enerji kullanacaklar; esasen ABD’den sonra çin günümüz itibariyle en çok enerji tüketen ikinci ülke konumuna geldi. Bu artacak global talebin nasıl karşılanacağı sorusu gerekli enerji kaynaklarının temininin haricinde ayrıca iki ayrı risk unsurunu beraberinde getiriyor. Bunlar artan çevresel riskler ile enerji arz ve talebinin coğrafi olarak aynı yerde olmaması ve talebi karşılayacak kaynakların sınrılı sayıda ülkede bulunması nedeniyle enerji arz güvenliği riskleridir.
2015’te dünya petrol talebinin % 70’i ve dünya gaz talebinin % 20’si uluslararası ticaretle sağlanacak. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’na göre; 2015 yılında petrol ticaretinin % 80’i ve doğalgazın % 50’si üç bölgeden, Orta Doğu, Rusya ve Afrika’dan karşılanacak. Sözkonusu ticarette alıcı rolünde olan dünyanın gelişmiş ülkeleri kendi ekonomileri açısından sürdürülebilir enerji güvenliğini sağlamak istiyor ve bu sürdürülebilir enerji guvenliğini sağlamak için geçmişte Irak ve şimdi de Libya örneğinde gördüğümüz gibi bölgelerarası savaş riski dahil her türlü karar alınabiliyor
Sanayileşmesini, gelişmesini ve nüfus artışını sürdüren Türkiye’de enerjiye olan talep hızla artıyor. Son 40 yıl içinde, ülkemizde birincil enerji tüketimi yıllık bazda % 4.5 oranında artarak 2010’yılı sonunuda günde 1.8 milyon varil petrol eşdegerine ulaştı. Toplam tüketilen enerjinin, % 90’ı fosil enerji olup bu kaynaklardan petrolün % 93’ü, doğalgazın % 97’si ve kömürün % 47’si ithal ediliyor. Türkiye’nin ithalata bağımlılığı birincil enerjide % 73, elektrik üretiminde ise doğalgaz ağırlıklı olarak % 60 seviyelerinde seyrediyor.
ülkemizin enerji politikalarının ekonomi politikaları ile kesiştiği en önemli olgu ise cari işlemler açığıdır. 2010 yılında 50 milyar dolara çıkan cari işlemler açığına en büyük etkiyi yapan unsurlar petrol ve doğalgaz ithalatı oldu. Enerji ithalatımız 2010 yılında % 28.7 artışla 38.5 milyar dolara ulaştı ve en önemli kalemi oluşturan petrol ithalatı % 38.6 artarak 21.1 milyar dolara, gaz ithalati ise % 22 arşıtla 14.2 milyar dolara ulaştı. Bu rakamlarla birlikte enerji ithalatımızın dış ticaret açığımıza oranı 2010 yılında % 47.5 gibi yüksek bir oranda gerçekleşti; yani dış ticaret açığımıızın neredeyse yarısı enerji hammade ithalatından oluşuyor. Bu dışa bağımlılığın gerçekliği altında başta enerji bakanlığımız olmak üzere, EPDK, ETKB, EIE, TEIAS, TEDAS gibi kamu kuruluşları ile TOBB ve TüSİAD gibi diğer önemli yapılanmalar enerji güvenliğimizin sağlanması, temiz ve ulaşılabilir enerji arzı hedefine yönelik doğru politikaları ve stratejileri oluşturmak için çaba harcıyor. Bununla birlikte enerjinin güvenli arzı gerçekleştirilirken oluşan çevre sorunları, verimlilikteki sorunlar ve arz sürecindeki iletim ve ulaştırma zorlukları gibi tüm sorunlar, enerji arz sorunu olan diğer ülkeleri etkilemekte olduğu gibi ülkemizi de etkiliyor. Gelecekteki enerji gereksinimimizi karşılayabilmek ve enerji krizlerinden korunabilmek için enerjide birbirini tamamlayıcı ve rasyonel politikaları uygulamaya gereksinimimiz var. Bunların içinde, en başta yerli kaynakların aranması ve üretilmesine yönelik çalışmaların arttırılması, Türkiye koşullarına uygun teknolojilerin araştırılması-geliştirilmesi ve enerji güvenliğini hedefleyen uygun enerji strateji ve politikalarının oluşturulması ve yürütülmesi konularına öncelik verilmesi gerekiyor.
Artan elektrik enerjisi ihtiyacımız için nükleer ve yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelim enerjinin en önemli sahası olan ve % 60 oranında dışa bağımlı olduğumuz elektrik enerjisinde ise durum şöyledir: Türkiye’nin yakın geçmişte yaşadığı en ciddi ekonomik kriz yılı olan 2001 ve global krizin etkiledigi 2009 yılı hariç tutulursa ülkemizde elektrik tüketimi yıllık ortalama % 7 artış göstermiştir. 2010 yılı itibariyle ülkemizdeki elektrik tüketimi 220 milyar kwh a ulaştı. Tüketilen elektriğin yaklaşık % 50’si doğalgazdan, % 28’i kömürden, % 18’i hidroelektrikten, kalanı fueloil ve diğer yenilenebilir kaynaklardan sağlandı. 2010 yılında özel sektör 3,810 MW’lik kurulu gücü devreye aldı ve ülkenin kurulu gücünü 48,000 MW’a taşıdı. 2011 yılında ise 2041 MW’lik kurulu gücün devreye alınması önörülüyor. Yıllık tüketim artışını karşılayabilmek için her yıl 4–5 milyar dolar tutarında yatırım yaparak 3.000-4.000 MW kurulu gücün devreye alınması gerekiyor. Tüketimdeki artış hızıyla 2020 yılında ise ülkemizin elektrik tüketiminin 410 milyar kwh’a ulaşması öngörülüyor. Bu talep artışı gelecek 10 yılda 40.000 MW ek kurulu gücü başta yenilenebilir kaynaklardan, yerli kömür ve linyit kaynaklarından ve nükleer enerji santrallerinden temin edilmesi gerekiyor. Bu yatırım stratejisiyle enerjide ithalata bağımlılığımızın mevcut seviyelerden daha aşağılara veya en kötümser durumda bu oranın daha aleyhte gelişiminin engellenmesi hedefleniyor. Nükleer enerjide belirlenen hedef gelecek 10 yılda, 12 ünitelik 3 farklı nükleer santral yatırımı yaparak 10.000 MW’lik kapasiteyi nükleer enerjiden sağlamaktır. Bununla birlikte Japonya’da en son yaşanan nükleer santral kazası ve akabinde gelişmiş ülkelerde yaşanan nükleer karşıtı açıklamalar, Türkiye’nin belirlediği 3 değişik lokasyonda nükleer santral hedefinin gerçekleşmesine yönelik olarak zaman açısından gecikmeye yol açabilir. Bununla beraber hükümet kanadından gelen açıklamalardan Ruslarla varılan mutabakat gereği ilk santral yatırımının Akkuyu’da planlanan zamanda başlayacağı anlaşılıyor. Hiç şüphe yok ki geçmiş 20 yılda gelişmiş ülkelerin enerjideki en önemli yatırım ve AR-GE sahası yenilenebilir enerji olmuştur. Bu alandaki özel sektör yatırımlarını desteklemek için başta AB ülkeleri olmak üzere, G20 de yeralan hemen her ülke yenilenebilir enerji için alım garantileri, teknolojik gelişmelerin sağlanması ve verimlilik artışı için önemli AR-GE destekleri vermekte. özel sektöründe bu alanda risk alma iştahıyla birlikte bu ülkelerde yenilenebilir yatırımlarda bir patlama yaşanmasına yol açtı, gerçekleşen yatırım rakamlarının ne kadar büyük olduğunu vurgulama açısından şöyle bir göz attığımızda; Almanya’da geçtiğimiz 15 yılda oluşturulan rüzgar enerjisine dayalı kurulu güç kapasitesinin 45,000 MW’i geçtiği görülür ki; bu rakam ülkemizin neredeyse mevcut toplam kurulu gücüne eşdeğer bir rakamdır. AB koymuş olduğu 20-20-20 hedefiyle, yani 2020 yılında toplam enerji üretiminin yüzde 20’sinin yenilenebilir kaynaklardan oluşması ve enerji kullanımda yüzde 20 daha fazla verimlilik sağlanması hedefiyle bu konuyu çok ciddi olarak ele alıyor.
Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyeline kaynaklar açısından bakacak olursak, ülkemizin teknik ve ekonomik değerlendirilebilir hidroelektrik potansiyeli DSİ’nin çalışmalarına göre 130-170 milyar kWh aralığında yeralıyor. 2009 yılı hidroelektrik üretimi 35.9 milyar kWh’tir ve bu 130 milyar kWh’lik teknik ve ekonomik potansiyelin % 30’una tekabül ediyor. Hidroelektrik santralların kurulu gücü yaklaşık 15 bin MW olup, yıllık üretim/kurulu güç oranı olarak tanımlanan kapasite kullanımı % 38 düzeyindedir. Yatırım politikasında çekici teşvikler arzı destekler, EPDK tarafindan özel sektöre verilen HES lisansları hızla yatırıma dönüşüyor ve hidroelektrik potansiyelimizin kullanılmasına olanak sağlıyor. Dünyada yenilenebilir enerjinin yatırım ve teknoloji açısından en çok gelişme kaydeden segmenti olan rüzgâr enerjisi için EİE Genel Müdürlüğü ve DMİ tarafından Haziran 2002 yılında “Türkiye Rüzgar Atlası” çalışması tamamlandı. Buna göre, rüzgar enerjisi açısından Bandırma, Antakya, Kumköy, Mardin, Sinop, Gökçeada, çorlu ve çanakkale zengin bölgeler olarak tespit edildi. Ayrıca Bandırma, Bozcaada, çeşme, Gökçeada, çanakkale, Karadeniz Ereğlisi, Siverek gibi bölgelerde yüksek potansiyel belirlenmiş olup bu tamamlanan çalışma sonrasında EPDK tarafından özel sektörün rüzgar enerjisi lisanslandırma çalışmaları devam ediyor. Rüzgar enerjisinde dünya kurulu gücü 190 bin MW ulaşmış olup ABD ve Almanya lider ülkeler konumundadır. 2010 yılında ülkemizde 528 MW’lik rüzgar santrali devreye alınarak ülkemizin rüzgar enerjisinde kurulu gücümüz 1300 MW’a çıkmıştır, ülke genelinde rüzgar potansiyeli 48 bin MW olarak öngörülse de, şebeke bağlantı ve rüzgar enerjisinin kesikli üretim özelliği nedeniyle 2015-2017’te toplam rüzgar kurulu gücünün mevcut gücün % 20’si kadar artması ve rakamların 10.000-13.000 MW’a ulaşması bekleniyor.
ETKB’nın çalışmasına göre Türkiye’nin güneşten elde edebileceği elektrik potansiyeli teorik olarak yılda 380 milyar kWh olarak veriliyor. Bu değer neredeyse bugünkü elektrik üretimimizin iki katı olmakla beraber teknolojik ve ekonomik olanaksızlıklardan dolayı, elektrik tüketiminin tamamının güneş enerjisinden karşılanabileceği anlamına gelmiyor. Hem güneşten elektrik üretimi diğer elektrik kaynaklarıyla karşılaştırıldığında çok daha pahalıdır. Ayrıca güneş alan tarımsal arazilerin güneş enerjisine kaydırılması mümkün olmaz. Bununla beraber teknolojisi hızla gelişen fotovoltaik panellerle ve güneş pilleriyle üretilen güneş elektriğinin yaklaşık 5- 10 yıl sonra daha ekonomik duruma geleceği bekleniyor. ABD ve Avrupa’da binalara yerleştirilen fotovoltaik (PV) panellerle elektrik üretimi teşvik ediliyor. En primer enerji olan güneş enerjisi temiz enerji olup, CO2 ve sera gazları üretmemekte, küresel ısınma sorunu için esas çözümlerden birisi olarak düşünülmekte. Güneş enerjisinin yakın gelecekte Türkiye’de elektrik arzını arttırmakta şu an için önemli bir katkısı beklenmemekle beraber, yeni yenilenebilir enerji yasasıyla güneş enerjisinde 600MW lik kapasite kadar verilen alım teşvikleri çerçevesinde 2015 yılına dek güneşte 600 MW’lik kurulu kapasiteye ulaşması bekleniyor.
Yapılan çalışmalara göre ülkemizde jeotermalden elektrik üretim potansiyeli 1000 MW kadardır. Ancak yeni aramalarla henüz keşfedilmemiş sahaların bulunması ve jeotermal enerji üretiminde yeni teknolojilerin kullanılmasıyla bu potansiyelin artması mümkün görünüyor. Tamamlanmış yeni yatırımlar neticesinde, jeotermal enerjide kurulu güç 2002 yılında 15 MW’den 2010’da 95 MW , konut ısınması ise 30 bin konut eşdeğerinden 81 bin konut eşdeğerine, 500 dönüm olan sera ısınması 2000 dönüme çıktı, ayrıca kamunun devrini yaptığı yeni jeotermal sahalarda devam eden elektrik üretimi yatırımlarının tamamlanması neticesinde 250 MW daha kurulu güç elde edilebilecek. Jeotermal enerjide ülkemizin dünyadaki toplam jeotermal enerji potasiyelinin % 1’ine sahip olduğu biliniyor, bu alanda en büyük potansiyel İzlanda’nın elinde bulunuyor.
Arz güvenliğine dayanan, çevre ve iklim sorunlarına katkı sağlayan, ucuz ve ulaşılabilir enerji sunan bir politikanın gerçekleştirilmesinde esas görev hiç şüphe yok ki en başta hükümetlere düşüyor. Hükümetler; temel araştırmalar ve göreceli olarak pahalı teknolojilerin ülke içinde ticarileşmesi için gerekli desteği vermelerinin yanısıra özel sektörün yeni Ar-Ge girişimlerini ve enerji arz zinciri içinde yatırımları teşvik edecek doğru politika altyapısını ve ortamını oluşturma durumundadır. Ayrıca enerji konusunda toplum bilincinin de rolü olduğu ihmal edilmemeli. Toplum yaşanan değişiklikleri kabul etmeli, sistem içinde enerji arzının daha yüksek olması ve enerjinin verimli kullanılması için gereksinimleri bilerek özverili davranmalı. Sağlanan yasal altyapının ve yönetmeliklerin doğru uygulanmasında toplumun her kesiminin rolü vardır. Verimlilik artışı ve teknolojik gelişmeler için üniversitelerin sektördeki gelişmeleri izleyici değil gelişmelere katkı sağlayıcı olmak durumunda olduklarını algılaamaları ve bu yönde çalışmalar yapmaları gerekir. Doğal olarak üniversitelerin en önemli katkıları endüstrinin gelecekteki liderlerini çekmek ve eğitmek olacak. Eğitimin yanısıra enerji sektörünün sorunlarına çözüm üretmek ve endüstriye yardımcı olmak için yapılandırılmalıdırlar. Yenilenebilir enerjideki tüm potansiyelimizi kullanarak enerjide dışa bağımlılığı azaltmak uzun vadeli stratejilerin devlet politikasi olarak doğru şekilde saptanması, sağlanan liberalleşme ile piyasa politikaların devamının şeffaf olarak uygulanması demektir. AB üllkeleri bu şekilde yaptıkları uzun vadeli stratejilerle bu alanda ciddi başarı elde ediyor. ülkemizde de enerji yatırımlarının sürekliliğini sağlamanın yolu, yatırım ortamının istikrarlı olmasından, ortam koşullarının dönemsel olarak değişmemesinden geçiyor. Büyük sermaye birikimi gerektiren enerji yatırımlarında hedeflenen noktaya gelebilmek için yabancı yatırımcının ülkemize getirecegi sermayeye ihtiyaç var. Sektöre yeni yabancı girişleri pazarın rekabetçi, şeffaf ve karlı olması durumunda ve ayrıca enerjinin stratejik konumundan dolayı olur. Türkiye’de enerji fiyatlarının global pazarlarda rekabet gücümüzü zayıflatacak şekilde yüksek belirlenmesi ve yenilenebilir enerji kaynaklarına uygulanacak teşvikler sermaye girişini hızlandırır.

1 Yorum

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

  • Avatar
    Ahmet Nureddin Bayram (Ahnuba)
    8 Ekim 2011 23:36 -

    Türkiye, artan nüfusu ile birlikte hızla gelişmekte olan bir ülkedir ve enerji tüketimi de son derece artmaktadır. Türkiye tükettiği enerjinin [petrol, doğalgaz ve elektrik] yüzde 70 kadarını dışarıdan ithal ederek belki de dünyanın en pahalı enerjisini kullanmak zorunda kalmaktadır. Dış ticaret açığımızın yarısından fazlasının enerji harcamaları oluşturduğu ve her geçen yıl enerji ihtiyacının daha da arttığı göz önüne alındığında durumun ne boyutlara ulaşacağını tahmin etmek hiç de güç değildir. Oysaki Türkiye, el değmemiş petrol ve madenleri ile dış güçlerin iştahını kabartmaktadır. Bu nedenle terörün hemen her çeşidi Türkiye topraklarında denenerek güvenlik duvarı zayıflatılmak istenmektedir. Türkiye’nin askeri ve polis gücü yıpratıldığında dış güçlerle savaşamayacak bir duruma gelecek ve en küçük bir korkutma ile sindirilecek ve sonuçta dışa bağımlı bir ülke olarak yaşamak zorunda bırakılacaktır. Bu da güçsüz ve korkak bir Türkiye Devleti anlamına gelmektedir ki, her önüne gelen onu azarlayacak ve gerektiğinde bir de tokat atabilecektir. Öyle ise bağımsızlığımızın önündeki engelleri yıkarak dışa bağımlılıktan bir an önce kurtulmanın çarelerini üretmeliyiz. Belki de dünyanın en kaliteli petrolleri Türkiye topraklarında çıkarılmayı beklemektedir. Irak, Kuveyt, Libya örneğinde olduğu gibi bir duruma düşmeden eğer enerji güvenliği sağlanabilirse Türkiye topraklarından çıkartılacak petrol ve madenler çok uzun yıllar bize yeterli olacak ve dışa bağımlılıktan kurtulacağız.

  • Site Haritası