– Nokia yönetimi, Excel tablolarında görünmeyen hikâyeye inanmadı. Rakamlara iman ettiler ama pazarın ruhunu kaçırdılar. O dev, okyanusa açılan küçük bir yelkenli gibi, akıllı telefon tsunamisinin altında kaldı. Bugünlerde sıkça duyduğumuz “Veriye dayalı karar alma” (data-driven) mottosunun en büyük tuzağı işte budur. Rakamlar size “ne” olduğunu söyler ama “neden” olduğunu asla fısıldamaz.
-Tarih, rakamların kör ettiği liderlerin enkazlarıyla doludur. Vietnam Savaşı’nda ABD Savunma Bakanı Robert McNamara, savaşı bir Ford fabrikası yönetir gibi yönetmeye kalktı. Başarı kriterini tek bir rakama indirdi: Ne kadar çok düşman öldürülürse, zafer o kadar yakındı. Kağıt üzerinde ABD kazanıyor görünüyordu. Ama düşman daha da hırslanmıştı. McNamara, savaşı istatistiklerde kazandı, ama gerçekte kaybetti. Çünkü bir toplumun direnci, onuru ve öfkesi Excel hücresine sığmaz.
-TÜİK enflasyonu %60’lar civarında açıklıyor, ENAG %120’lerde. Vatandaş ise, “Ne 120’si, yandık bittik!” diyor. Burada bir paradoks yok, bir “bağlam” kopukluğu var. Ekonomi yönetiminde rakamlar (TÜFE), bir mühendislik hesabıdır. Doğrudur, sepetteki pinpon topunun fiyatı artmamış olabilir. Ama sosyolojide enflasyon, bir “geçim mücadelesi” hikâyesidir. Asgari ücretli bir ailenin enflasyonu, pinpon topuna endeksli değildir; peynire, kiraya, dolmuş parasına endekslidir. Rakamlar “ortalama”yı söyler, ama hiç kimse “ortalama” bir hayat yaşamaz.
Hatırlar mısınız o meşhur Nokia telefonları? Hani şu şarjı bir hafta giden, yere düştüğünde parkeyi kıran ama kendisine bir şey olmayan efsanevi 3310’ları… 2009 yılında Nokia, cep telefonu pazarının tartışmasız kralıydı. Ellerinde devasa bir veri seti vardı. Milyonlarca kullanıcıdan gelen bu “Büyük Veri” (Big Data), Nokia yöneticilerine özetle şunu söylüyordu: “İnsanlar telefonlarını konuşmak için kullanıyor, pil ömrü ve sağlamlık her şeydir. Dokunmatik ekranlar ve internet odaklı telefonlar sadece küçük bir niş pazardır.”
O sırada Tricia Wang adında bir araştırmacı, Çin’de sokak satıcıları ve göçmen işçilerle yaşıyor, onlarla çay içip dertleşiyordu. Wang, Nokia’nın o devasa veri setlerinin göremediği bir şeyi gördü: En yoksul insanlar bile, yemek paralarından kısıp iPhone taklidi dokunmatik telefonlar alıyordu. Çünkü o telefon, onlar için sadece bir iletişim aracı değil, hayata ve dünyaya açılan tek pencereydi. Bu bir “veri” değil, bir “insan hikayesi”ydi. Wang buna “Kalın Veri” (Thick Data) dedi ve Nokia yönetimini uyardı.
Sonuç? Nokia yönetimi, Excel tablolarında görünmeyen bu hikâyeye inanmadı. Rakamlara iman ettiler ama pazarın ruhunu kaçırdılar. o dev, okyanusa açılan küçük bir yelkenli gibi, akıllı telefon tsunamisinin altında kaldı.
Bugünlerde sıkça duyduğumuz “Veriye dayalı karar alma” (data-driven) mottosunun en büyük tuzağı işte budur. Rakamlar size “ne” olduğunu söyler ama “neden” olduğunu asla fısıldamaz.
VİETNAM’DAN GÜNÜMÜZE: YANLIŞ ÖLÇÜMÜN BEDELİ
Tarih, rakamların kör ettiği liderlerin enkazlarıyla doludur. Vietnam Savaşı’nda ABD Savunma Bakanı Robert McNamara, savaşı bir Ford fabrikası yönetir gibi yönetmeye kalktı. Başarı kriterini tek bir rakama indirdi: “Ceset Sayımı” (Body Count). Ne kadar çok düşman öldürülürse, zafer o kadar yakındı.
Kağıt üzerinde ABD kazanıyor görünüyordu. Rakamlar harikaydı, grafikler yukarıyı gösteriyordu. Ama sahada halkın desteği kaybedilmiş, düşman daha da hırslanmıştı. McNamara, savaşı istatistiklerde kazandı ama gerçekte kaybetti. Çünkü bir toplumun direnci, onuru ve öfkesi Excel hücresine sığmaz.
Aynı hatayı bugün biz de yapmıyor muyuz?
Şirketler müşteri memnuniyetini “çağrı süresi” ile ölçüyor. Süre kısaldıkça verimlilik arttı sanıyorlar ama müşteri telefonu suratına kapatılmış gibi hissediyor. Eğitimde başarıyı test skorlarına indirgiyoruz, çocukların eleştirel düşünme yeteneğinin köreldiğini göremiyoruz.
ENFLASYON MATEMATİK MİDİR, PSİKOLOJİ MİDİR?
Gelelim Türkiye’nin en sıcak gündemine… Enflasyon. TÜİK açıklıyor: %60’lar civarı. ENAG açıklıyor: %120’ler. Vatandaşa soruyorsunuz: “Ne 120’si, yandık bittik!” Burada bir paradoks yok, bir “bağlam” kopukluğu var. Ekonomi yönetiminde rakamlar (TÜFE), bir mühendislik hesabıdır. Doğrudur, sepetteki pinpon topunun fiyatı artmamış olabilir. Ama sosyolojide enflasyon, bir “geçim mücadelesi” hikâyesidir.
Asgari ücretli bir ailenin enflasyonu, pinpon topuna endeksli değildir; peynire, kiraya, dolmuş parasına endekslidir. Rakamlar “ortalama”yı söyler, ama hiç kimse “ortalama” bir hayat yaşamaz. Herkes kendi bütçesinin krizini yaşar. İstatistik bilimi buna “Hissedilen Enflasyon” diyor ve bu fark, dünyanın her yerinde var. Ancak bizdeki gibi makas bu kadar açıldığında, sorun matematiksel olmaktan çıkıp güven sorununa dönüşüyor.
GÜVENİN HESABI OLMAZ
Geçtiğimiz günlerde ASAL Araştırma’nın 2024 Güven Endeksi sonuçlarına baktım. Tablo düşündürücü. Toplumun en güvendiği kurum %19,7 ile Ordu (TSK). Peki ya en az güvenilenler?
Ne yazık ki Yargı (%1,4) ve Siyasetçiler (%1,0) listenin en dibinde. Bir ülkede yargıya güven %1,4 ise, ekonomik büyüme rakamlarının %5 mi %10 mu olduğunun bir önemi kalır mı? Yabancı yatırımcı, hukukun olmadığı yere sadece “vur-kaç” için gelir; kalıcı fabrika kurmaya gelmez. Gençler, liyakatin olmadığına inandıkları bir ülkede hayal kurmaz, bavul toplar.
İşte “Büyük Veri”nin göremediği “Kalın Veri” budur. Büyüme rakamları (Rakam) artsa bile, adalet duygusu (Hikâye) zedelenmişse, o büyüme toplumun refahına yansımaz. Güven, bir toplumun görünmez sermayesidir ve hiçbir bilançoda yazmaz.
İSKELET VE RUH
Yanlış anlaşılmasın, veri düşmanlığı yapmıyorum. Verisiz karar almak, karanlıkta ıslık çalmaya benzer. Ama sadece veriye bakmak da, yolu görmek yerine sadece arabanın hız göstergesine bakarak araba kullanmaya benzer; ilk virajda şarampole yuvarlanırsınız.
İkinci Dünya Savaşı’nda üsse dönen uçakların gövdesindeki mermi deliklerine bakıp oraları zırhlamak isteyen generallere, istatistikçi Abraham Wald’ın verdiği o dahiyane cevabı hatırlayalım: “Gövdeden vurulanlar dönebiliyor. Siz dönmeyenlere, yani motorundan vurulanlara odaklanın.”
Görünmeyeni görmek, rakamın arkasındaki insanı duymak zorundayız. Bir marka yönetirken, bir şehri planlarken veya bir ülkeyi yönetirken formül şu olmalı:
Rakam + Bağlam + İnsan Hikâyesi = Hakikat.
Rakamlar tartışmanın iskeletidir, doğru. Ama iskelet tek başına korkutucudur. Ona can veren, onu ayağa kaldıran şey; bağlamdır, hikâyedir, insandır. Ruhsuz bir iskelete sarılmayı bırakıp, hikâyenin kendisine odaklanma vakti gelmedi mi?
Not: Kapak görseli, yapay zeka asistanı Grok tarafından oluşturulmuştur.
Zuhal MANSFIELD
TMG Dış Tic. ve Madencilik Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı
mansfield@turcomoney.com
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
İsim *
Email *
Bir dahaki sefere yorum yaptığımda kullanılmak üzere adımı, e-posta adresimi ve web site adresimi bu tarayıcıya kaydet.
Δ
This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.