Son Haberler

Cari açık ekonomiyi tehdit ediyor

cari_acik_ekonomiyi_tehdit_ediyor_2.jpg ♦ 2012 yılına ilişkin yüzde 0 ile yüzde 4 arasında büyümesi beklenen Türkiye’nin uzun vadede daha hızlı büyüyebilmesi ve daha fazla istihdam yaratabilmesi için daha yüksek katma değerli mal üreten ve daha düşük cari açık veren bir ekonomi haline gelmesi gerekiyor.

♦ Türkiye ekonomisi 2012’ye Avrupa ekonomisindeki gelişmelerin gölgesi altında girdi. Bütçe performansı, kamu borcu gibi Avrupa’nın ciddi anlamda sorun yaşadığı makro ekonomik göstergelerde oldukça olumlu bir düzeye sahip olan Türkiye ekonomisinin büyüme performansının yönünü AB belirleyecek.

TüRKİYE GEçEN YILI İYİ KAPATTI
Türkiye ekonomisi, Avrupa ekonomilerindeki borç probleminin küresel finans gündeminin bir numaralı maddesi olarak yerini aldığı 2011 yılını başarılı bir grafik çizerek tamamladı. Yılın son çeyreğine ilişkin değerleri bilmesek de; Türkiye’nin geçen yılı yüzde 8 ile yüzde 8.5 arasında bir büyüme oranı ile tamamlamış olduğunu düşünüyoruz. Böylelikle 2009’da, küresel krizin de etkisiyle yüzde 4.8 daralan Türkiye ekonomisinin son iki yılda yaklaşık yüzde 9 ortalaması ile büyüdüğünü görüyoruz. Hızlı ekonomik büyüme, düşük bütçe açığı ve kamu borç yükü ile birlikte sağlam bir ekonomik yapı sergileyen Türkiye’nin zayıf halkası ise cari açık olarak dikkat çekiyor.

Kronikleşen cari açık, finanse edilmesine karşın yüksek seyrini sürdürüyor. Beklentiler Türkiye’nin geçen yılsonu itibarı ile cari açığının gayri safi yurt içi hasılasına (GSYH) oranının yüzde 10’una ulaşmış olduğu yönünde. Son açıklanan verilere göre Türkiye kasım ayı sonu itibarı ile yıllık bazda 77.82 milyar dolar açık verirken, Ekim 2009’dan beri ilk kez cari açıkta bir daralma yaşandı. Ekonomistler TL’deki son aylarda meydana gelen değer kayıplarının ve iç talepteki yavaşlamanın etkisiyle cari açığın yavaş da olsa azalmasını bekliyor. Yüzde 10’a kadar yükselen cari açığın 60-65 milyar dolara hatta ekonomik
büyümedeki yavaşlamanın şiddetine göre 50 milyar dolara kadar gerileyebileceği düşünülüyor.

Ağırlıkta olan görüş ise açığın 60-65 milyar dolar ile GSYH’sına oranının yüzde 7.5 düzeyine düşeceği yolunda. Bir diğer önemli makro ekonomik gösterge olan işsizlik ise yüzde 9.1 düzeyinde bulunuyor. Ekonomistler ekonomik büyümenin yavaşlamasına paralel olarak issizlikte hızlı olmasa bile kısmi artışların olma ihtimalinden bahsediyor. Azalan talep azalan üretim, azalan üretim de azalan istihdam gereksinimi anlamına geliyor. 2012’de de istihdam artışı olacak ama istihdam piyasasına giren gençlerle birlikte işsizlikte bir miktar yükseliş görülebilir.

AVRUPA‘DAKİ GELİŞMELER EKONOMİYİ ETKİLEYECEK
AB’deki gelişmeler Türkiye’yi 3 farklı kanaldan etkiliyor. İlki ticaret kanalının daralması, ikincisi yurt dışındaki olumsuzlukların artması halinde Türkiye’ye giren sermaye miktarında azalma oluşması, üçüncüsü tüketici güveni üzerinde olumsuz etki oluşmasıdır.

2012 yılına ilişkin genel bir değerlendirme yaptığımızda küresel ekonomik büyümeye ilişkin kaygıların sürdüğü, Avrupa’da borç sorununa dair endişelerin ise devam ettiği dönemde Türkiye ekonomisine yönelik büyüme tahminleri daha ziyade yüzde 0 ile yüzde 4 arasında değişiyor. Küresel ekonomik gelişmenin bilhassa da Avrupa ekonomilerine yönelik borç sorununun nasıl bir seyir izleyeceği bu yılki ekonomik performansımızın da anahtarı olacak. Avrupa ekonomisindeki gelişmeler, Türkiye ekonomisini üç farklı kanaldan etkiliyor. İlki ticaret kanalı… Türkiye’nin ihracatının yüzde 46’sının Avrupa ülkelerine yapıldığı düşünüldüğünde Avrupa’da işlerin kötü gitmesi kıtada talebin azalmasına sebep olacağından bu durum bizim ihracat performansımızı olumsuz yönde etki gösterir.

İkincisi yurt dışındaki olumsuzlukların artması halinde Türkiye’ye giren sermaye miktarında bir azalma olur. Ve bu durumda ekonomik aktivitelerin yavaşlamasına neden olur. Diğer bir etki ise tüketici güveni üzerinde yaratacağı etkidir. Tüketici güveninin bozulması da talebin üzerine aşağı yönlü bir etki yapar. Tüm bunlar Türkiye ekonomisi açısından Avrupa ve küresel ekonomik gelişmelerin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Fakat Avrupa’da işlerin rayına girileceğinin anlaşılması halinde bu durum Türkiye ekonomisini olumlu etkiler. Haberi hazırlarken konuştuğumuz ekonomistlerde, Türkiye’deki ekonomik gelişmelerin Avrupa’dan bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğini, Avrupa’daki problemlerin en azından daha derinleşmemesi halinde Türkiye’nin yüzde 2 ile 4 arasında büyüyerek 2012 yılını tamamlayabileceğini söylüyor.

AVRUPA’DA İŞLER YOLUNA GİRERSE TABLO NE OLUR?
Avrupa’daki sorunların rayına girmesi halindeyse Türkiye ekonomisinin beklentilerin ötesinde bir performans göstermesi de mümkün gözüküyor. Fakat Avrupa borç problemlerin derinleşmesi, tüketici güveninin azalması ve yurtdışından gelen sermaye akımlarındaki gerilemenin büyümesi halinde Türkiye ekonomisinin durabileceği, 2012 yılını yüzde 0 büyüme ile tamamlayabileceği de söyleniyor. örneğin Merrill Lynch Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğumuz yıl yüzde 0’lık büyüme öngörüsünde bulunuyor.

Merrill Lynch’e göre Türkiye ancak 2013 yılında hızlanacak ve yüzde 6 büyüyecek. Orta Vadeli Programa göre ise Türkiye ekonomisinin büyüme tahmini ise yüzde 4 düzeyinde bulunuyor. Dolayısıyla şu aşamada Türkiye ekonomisinin ciddi anlamda hız kesmemesi en olası senaryo olarak değerlendiriliyor.

Daha ziyade ekonomistler Türkiye ekonomisinin yılın ilk yarısında zayıf bir büyüme göstereceği, hatta ilk çeyrekte durabileceği fakat yılın ikinci yarısında toparlanabileceğini düşünüyor. Bu tahminin temel nedenini ise Avrupa’daki gelişmeler oluşturuyor. Avrupa borç problemine ilişkin gelişmelerin yılın ikinci yarısına doğru daha açık bir şekilde görülebileceği ve bu durumunda Türkiye üzerine de olumlu tesir edeceği düşünülüyor. Avrupa Merkez Bankası’nın sorunlu ülke tahvillerini satın almaya başladığı, bu durumun da piyasaları bir miktar da olsa rahatlattığı düşünülüyor.

TEMEL SORUN CARİ AçIK
Türkiye ekonomisine yönelik temel problem cari açık olarak göze çarpıyor. Görüşlerine başvurduğumuz ve cari açığa ilişkin değerlendirmelerine başvurduğumuz Bilkent üniversitesi Ekonomi Profesörü Erinç Yeldan, bize konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor: “Kasım ayı sonu itibarı ile cari açık 77.82 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. Bu rakam 2008 krizi öncesindeki dört yıllık cari açık toplamına eşit.

Cari açık geçen yılsonu itibarı ile milli gelirimizin yüzde 10’una ulaşacağı tahmin ediliyor. Türkiye’nin her sene yüzde 8-10 aralığında cari açığı yurt dışından sermaye hareketleri ile finanse etmesi, uluslararası finans şebekesinin Türkiye’ye böyle bir avans sağlaması uzun dönemde beklenemez. Türkiye’nin muhakkak dış dengede mütevazı bir makroekonomik dengeyi sağlamayı denemesi gerekecektir.” Yeldan, bu kadar yüksek bir açığı finanse etmenin sonucunda ya yüksek faiz oranlarına angaje olunacağını (yüksek faize paralel olarak yurtdışındaki finansmanı çekerek) ya da artan ithalata paralel olarak yurt içindeki küçük ve orta ölçekli işletmelerin ithalat baskısına dayanamayarak iflasa sürüklendiği bir durgunluk konjonktürü tehlikesini vurguluyor. Türkiye ekonomisinin toparlanmasının yurtdışından sermaye girişlerine bağlı kaldığı, aynı zamanda cari açık vererek elde edilen ekonomik büyümenin yeteri kadar istihdam yaratamayarak işsizlik düzeyinin yüksek kalmasına neden olduğu belirtiliyor. Yeldan konuyu şu şekilde özetliyor:

“Cari işlemler açığı meselesi sadece finansman meselesi değil aynı zamanda dışa bağımlı sanayi yapısını sürmesini özendiren çarpık ve sürdürülemez olup Türkiye’yi daha düşük istihdam yaratan büyüme konjonktürüne hapsediyor. Bu bakımdan Türkiye cari işlemler açığını kendi tasarruf oranlarını yükselterek, ihracatını artırarak ithalata dayanmadan bir sanayileşme, üretim ve ihracat politikası uygulayarak kapatması gerekir.”

TüRKİYE üRETİM MODELİNİ DEĞİŞTİRMELİ
Türkiye ekonomisinin daha hızlı ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme performansına ulaşabilmesi, ekonomik büyümesinin istihdama daha güçlü olarak yansıması için ne gibi politikaları devreye sokmak gerekiyor? Bu sorumuzu Ata Yatırım Başekonomisti Nurhan Toğuç’a sorduk.Toğuç sorumuzu şu şekilde yanıtladı: “Türkiye’nin öncelikle ithal ettiği mallarda ithal ikamesi sektörleri geliştirmesi gerekir. Burada da yapılması en öncelikli konulardan biri enerjidir. Türkiye’nin enerji de dışarıya bağımlılığıdır. Enerji de dışarı bağımlılık içerideki dövizlerin dışarı çıkmasına neden oluyor.

Bir diğeri Türkiye’de otomotiv sektöründe, beyaz eşya, kahverengi eşya sektörleri ara malı ithalatı Türkiye’den çok fazla para çıkışına neden oluyor. Bu sektörlere ara malı üreten sektörlerin yan sanayilerinin ülke içinde kurulmuş olması hem içeride istihdamı artıracak, hem dışarıya para çıkışını engelleyecektir hem de cari açığı daraltacaktır. Bunun için de yeni teşvik paketi açıklanacak.

Bu tip teşviklerin Türkiye’nin ithal ettiği sektörlerde yoğun teşvik uygulaması yapılacaktır.
Ancak bu şekilde Türkiye’nin kendi büyüme dinamiklerinden kendisi faydalanır. Yoksa bu şekilde büyüyerek Avrupa’ya istihdam yaratıyoruz. Amerikan malları tüketiyor isek Amerika’ya istihdam yaratıyoruz, çin malları tüketiyor isek çin’e istihdam yaratıyoruz. İçeride istihdamın yaratılabilmesi için ithalatın mümkün olduğu kadar az özendirmek gerekiyor. İkincisi ise katma değeri yüksek mallarda ihracat ve uzmanlaşmaya gidilmesi gerekir.

IT dediğimiz teknik alanlarda, AR-GE’ye teşvik verilmesi en önde gelen faktörlerdir. Bu da yapısal değişimi, dönüşümü ve inancı gerektiriyor. Türkiye’de üretim modelinin değiştirilmesi gerekiyor.”
Sonuç olarak baktığımızda Türkiye ekonomisi gerek kamu borcu, gerek bütçe açığı açısından bakıldığında gayet iyi durumda. Bankacılık sistemi sağlam… örneğin bundan on yıl önce aktif büyüklüğünde yüzde 20’si 30’u krediler oluştururken artık yüzde 50’sinin üzerini krediler oluşturuyor. Küresel finansal sisteme yönelik endişelerin uzun yıllardır çözülemediği ortamda bankacılık sistemi ekonomik büyümeyi finanse ediyor. Geçen yıl yüzde 30’larda kalan kredi büyümesinin bu yıl yüzde 15-20 arasında kalması bekleniyor.

Dolayısıyla ekonomik büyümenin daha yavaş bir seyir izlemesi öngörülüyor. Türkiye son 10 yılda ekonomik ve finansal çerçevede sağlam adımlar atarken cari açık problem olmayı sürdürüyor. Cari açığın kademeli olarak tasarruf oranı artırılarak, eğitim ve teknolojik imkânların yükseltilerek daha makul seviyelere çekilebileceği ve ekonomik büyümenin daha fazla istihdam piyasasına yansıyabileceğini söyleyebiliriz.”

YATIRIMCI PARASINI NEREYE YATIRMALI?
2012 yılında yatırımcı hangi enstrümana yönelmeli, yatırımını hangi alanlara yönlendirmeli? Döviz, faiz ve altında nasıl bir seyir izlenecek. Yatırımcılar için hangi risk ve fırsatlar öne çıkıyor?

Makroekonomik çerçevede beklentiler sonrasında yatırımcıların varlıklarını hangi finansal enstrümanlarda değerlendirebilecekleri sorusuna geçelim. Yatırımcılar varlıklarını nasıl yönetsinler? Hangi varlıklarda bulundursunlar? Bankacılarla konuştuk ve özetle şu bilgileri aldık:

Yatırımcılar için mevduat cazip gözüküyor. Sıklıkta çıkan banka bonoları ve özel sektör tahvilleri var. özellikle bazı bankalar uzun vadeli (3 yıllık) tahviller çıkartılıyor. Bu tahviller 3 yıllık ama aylık faiz ödemeleri yapılıyor. Faiz oranları ise mevduattan daha yüksek faiz veriyor. Mevduat faizleri yüzde 12 civarında seyrediyor. Bankaların tahvil faiz oranları ise yüzde 12.5 seviyesinde bulunuyor. çok sıklıkta çıkmamakla beraber özel sektör tahvilleri de tercih edilebilir. En düşük faiz ise devlet tahvillerinde veriliyor.

YATIRIMCILAR İçİN FIRSAT VE RİSKLER
Küresel anlamda toparlanma olduğu takdirde, özellikle de Avrupa’da, gelişmelerin hisse senetleri üzerinde olumlu etkisi olabilir. Aynı zamanda olumlu gelişmelerin faiz tarafında da olumlu etkisi olacaktır. Toparlanma riskleri düşürdüğünden bu durum faiz oranlarının gerilemesine yol açar. Bu durumda faizde bulunan yatırımcılar faiz oranlarının gerilemesine paralel olarak kâr elde etmiş olurlar. çünkü daha yüksek faizden varlıklarını örneğin devlet tahvilinde, mevduat ya da banka tahvillerinde tutmaktadırlar. Her şey küresel ekonomik gelişmelere ve Avrupa ekonomisinin toparlanmasına bağlı… Makroekonomik çerçevede en büyük risk küresel ekonomik gelişmelerin olumsuz seyrinin dozunun artarak devam etmesi olarak nitelendiriliyor.

örneğin Avrupa Birliği’nde borç geri ödeyememe ve kontrolsüz çöküş senaryoları en büyük risk olarak değerlendiriliyor. Zaten küresel ölçekte çoğu yatırımcı bu gibi durumlarda risksiz varlıklarda paralarını değerlendiriyor. Riskler dağılmaya başladığında ise daha riskli fakat daha yüksek kazanç ihtimali olan varlıklara doğru yöneliyor.

MERKEZ BANKASI DOĞRU YOLDA
“Türkiye’nin enflasyon ve cari açığındaki belirsizlik 2012’ye yönelik kuşkuları artırıyor. Yurt dışında daralma olacağı çok açık. Bu daralmaya Türkiye nasıl intibak edecek? Türkiye bu konuda çok hazırlıklı değil. Zira çok yüksek bir dış açıkla 2012’ye giriyor. Dış açığın kapanması sürecinin ne kadar hızlı, sağlıklı ya da sağlıksız olacağını tahmin etmek güç… Türkiye ekonomisinin 2012’nin yıl ortalaması olarak yüzde 0 ile 4 arasında geniş bir bantta büyüyeceği tahminleri yapılıyor. Büyük olasılıkla 2012’nin ilk çeyreği yavaş büyüme hatta eksi büyüme bile olabilir. Fakat şunu da unutmayalım ki Avrupa Birliği borç krizini aşma konusunda sürekli arayış içinde.

Borç kriz koşullarının aşılması, Yunanistan’ın AB üyelik niteliğinin şu veya bu şekilde halledilmesi sonrasında 2012 boyunca sermaye ve ticaret akımları hızlanmaya başlayabilir. Bu da Türkiye’nin lehinde olacaktır. Fakat halen yaşanan enflasyon ve yüksek oranlı TL’de değer kayıpları, sanayi üretim hızının yavaşlamasına paralel olarak istihdam artışında kayıplar ve işsizlikte yükselişe neden olabilir. Ayrı olarak İran ile olan füze kalkanı meselesi, içeride siyasi gündeminin inişleri çıkışları Türkiye’nin 2012 yılındaki performansının çok oynak olacağı yorumunu bize yaptırıyor.Türkiye’nin can alıcı ikilemi döviz hareketlerindeki son iki üç aydaki hareketlenmenin yaratacağı enflasyonist baskılara karşı Merkez Bankasının nasıl davranacağı… Bir yandan enflasyonist baskıları azaltmaya çalışırken, öbür taraftan da cari işlemler açığının yükselmesine müsaade etmeyerek finansal istikrarı nasıl gözeteceği tartışma konusu.

2008 öncesinde Merkez Bankalarının konumu daha kolaydı. Sadece fiyat istikrarı hedefi söz konusuydu. Fiyat istikrarı içinde daha yüksek faizle ekonominin daraltılması ve fiyat hareketlerinin baskılarının azaltılması hedefleniyordu. Merkez Bankasının 2012 para politikası metninde de bu geçiyor, 2008’den alınan en büyük ders tek başına fiyat istikrarını sağlamak genel anlamda makro ekonomik istikrarı sağlamaya yetmiyor. Bunun yanında Merkez Bankalarının finansal istikrar konusunda da gözetim sağlaması gerektiği ortaya çıkıyor. Fakat genellikle bu iki hedef birbiriyle uyuşmuyor.

Fiyat istikrarını sağlamak için örneğin klasik anlamda faizleri yüksek tutalım ekonomiyi soğutalım dediğiniz vakit yurt dışından sermaye hareketlerini özendirmeye gidiyorsunuz. Bu sefer küresel ölçekte bulunan likidite Türkiye’ye akıyor. Bu durum döviz kurunda bir ucuzlama ve dış açığın büyümesine yol açıyor. Bunu tersine çevirmek için ikinci bir aleti devreye sokarak zorunlu karşılık oranlarını devreye aldılar. Faiz oranları dışında zorunlu karşılık oranlarını uyguladılar. Piyasa bu politikayı pek anlamak istenmedi. çünkü piyasa oyuncuları genelde Merkez Bankasının finansal piyasalara müdahalesinin az olmasını istiyorlar. Sadece fiyat istikrarı ile meşgul olmasını tercih ediyorlar. Ben ise Merkez Bankasının politikaların doğru olduğunu düşünüyorum.

Neler yapılabilir?

özellikle sermaye hareketleri üzerine bir finansal işlem vergisi konulabilir. Kısa vadeli olan sermaye hareketlerinin caydırılarak uzun vadeye yayılacak bir takım teşvik unsurları devreye sokulabilir. Bu Tobin vergisi olarak alınan çok düşük bir oranda da olabilir. Tobin vergisi sınırlarını aşan Brezilya, Tayland‘da olduğu gibi yüzde 10’un üzerinde bir vergi tipi de olabilir. Ben daha sermaye hareketlerinin denetlenmesi, özendirilmesi, caydırılması, yönlendirilmesi konusunda özellikle Latin Amerika ülkelerinin uyguladığı bir takım politikalar var bunlar Türkiye için gözden geçirilebilir diye düşünüyorum.”

DIŞ FİNANSMAN DARALMASI EKONOMİYİ YAVAŞLATABİLİR
“Türkiye’nin 2012’de en önemli gündem maddesi dış finansman ihtiyacı olacak. Türkiye’nin önümüzdeki 12 ay içinde vadesi gelen dış borçlarının toplamı 137 milyar dolar düzeyinde bulunuyor. Son 12 ayda vadesi gelen dış borçlarının toplamı ise 112 milyar dolar. Son 12 aya göre 25 milyar dolarlık artış söz konusu. Dolayısıyla bu yıl Türkiye’nin çektiği yabancı sermayenin daha büyük bir kısmı dış borç servisine ayrılmak durumunda olacak.

Bu da eğer Türkiye çekebildiği yabancı sermaye miktarını artırmazsa büyüme ve cari açığı finanse etmek için daha az kaynak anlamına gelecek. Yani Türkiye’nin son on iki ayda çektiğine benzer bir sermaye miktarını gelecek yılda çektiğini varsayarsak o zaman borç ödemelerinin ardından bizim cari açığımızın 45-50 milyar dolara gerilemesini bekleyebiliriz. Bu da büyümenin yüzde 8.5’lardan yüzde 1’e doğru gerilediği bir senaryo ile uyumludur. Dolayısıyla dış finansman kısıtı nedeniyle Türkiye’nin bu yıl belirgin bir yavaşlama yaşayacağını ve buna bağlı olarak da dış açığında gerileyeceğini tahmin ediyorum. Türkiye’nin uzun dönemli ekonomik büyüme performansına gelince Türkiye’nin çin ya da uzak doğu ülkeleri kadar yüksek büyüme hızlarına ulaşamıyor olması temel olarak tasarruf eksikliğinden kaynaklanıyor.

Türkiye hızlı büyüdüğü zaman yurt dışından tasarruf ithal etmek suretiyle büyüyebiliyor. Fakat yurt dışından sermaye akışı kesintisiz devam eden bir süreç değil. O zamanda biz hızlı büyüme dönemlerinin ardından bir yavaşlama görüyoruz. Ortalama büyümemiz yüzde 4.5-5’lere geriliyor. Bu tasarruf oranlarının nereye kadar artırılacağı konusu tespiti yapması kolay olmakla birlikte çözüm bulması zor bir konu. Bazı yöntemler düşünülüyor çalışmalar yapılıyor ama mesele bireysel emeklilik sisteminin güçlendirilmesi gibi ya da kamunun daha sıkı mali disiplin uygulaması en azından kamu tarafında tasarrufların artırılması sonucunu doğuran bir gelişme.

Ama ülkenin toplam tasarruflarındaki artış çok da kolaylıkla sağlanabilecek bir şey değil. Dolayısı ile buna çok uzun vadeli bir süreç olarak bakmamız lazım. Daha kısa vadede belki Türkiye’nin yüzde 8-9 büyüme oranları yerine kısa vadede daha düşük büyüme oranlarına razı olup daha az dış dengesizlikleri amaçlamak daha doğru bir politika tercihi gibi gözüküyor.

Para politikasındaki gelişmelere gelince Merkez Bankası’nın rezerv harcama konusunda önümüzdeki dönemde daha temkinli olacağını tahmin ediyorum. Yurt dışı finansman ihtiyacı 137 milyar dolar, Merkez Bankası’nın 88 milyar dolarlık rezervlerinin TL için çok da kuvvetli bir destek sağlayabileceğini düşünmüyorum. Merkez faiz silahını etkili şekilde kullanabilir. Merkez Bankası kısa süreliğini de olsa bankacılık sisteminin ağırlıklı ortalama fonlama maliyetini yüzde 12’ye yaklaştırarak bunu etkili bir şekilde gösterdi. TL’nin değer kaybettiği dönemlerde Merkez Bankası rezerv harcamaktan ziyade faizi yoğun olarak kullanabileceği bir silah olarak kullanacaktır.”

AVRUPA’DA YUMUŞAK İNİŞ OLURSA TüRKİYE’DE SERT DARALMA OLMAZ
“Türkiye ekonomine yönelik değerlendirme yapabilmek için öncelikle nasıl bir dünyaya girdiğimize bakmamız lazım. Avrupa tarafında bankacılık sektörüyle ilgili ciddi risklerin olduğu bir yıla giriyoruz. Bankaların sermaye artırmaları söz konusu olacak. Bazı bankalarda muhtemelen kamulaştırmalar göreceğiz. Bu süreçte likidite nereden bulunacak diye bir soru ortaya çıkıyor? Burada da Avrupa Merkez Bankası’nın para bastığını görüyoruz. Bankalara uzun vadeli borçlanma şeklinde düşük faizli kredi sağladığını gözlemliyoruz. Avrupa Merkez Bankası bu politikayı uygulamayacağını söylemişti, fakat yapıyor.

Bu politikanın devamı halinde Avrupa tarafında yumuşak iniş görebiliriz. Avrupa tarafında yumuşak iniş olduğu takdirde ise Türkiye’de büyüme çok fazla daralmaz. Türkiye’de geçen yıl kredi büyümesi yüzde 30’larda gerçekleşmişti. Ekonomik büyümenin 2011’de yüzde 8.5 olduğunu tahmin ediyorum. 2012’ye ilişkin eğer Avrupa tarafında çok sıkıntılı bankacılık sektöründe batıklar söz konusu olmaz ise, Avrupa Merkez Bankası para basmaya devam ederse, Avrupa’da yumuşak iniş senaryosuyla beraber Türkiye’ye kredi musluklarının kapanmayacağını ve böylece yüzde 15-20’lik kredi büyümesiyle yüzde 3-3.5’lar seviyesinde büyüyebileceğini düşünüyoruz.

Bu büyümede bir şirk söz konusu olacak. Türkiye daha önceki yıllarda genellikle iç talep ağırlıklı olarak büyüyordu. Bu seneyse kredi maliyetleri artacağı için ilk kez dış talebin ekonomik büyümeye pozitif katkı yapacağını göreceğiz. Dış ticaret büyümeden pay alıyordu, bu yıl dış ticaretin yüzde 1.5-2’lik ekonomik büyümeye katkıda bulunduğunu göreceğiz.

Burada da ithalatta daha hızlı bir daralma ve ihracatta da buna paralel bir daralmayla gerçekleşecek bu durum. Ancak Avrupa tarafında çok kötü şeyler olursa uluslararası sermaye hareketlerinde ani bir duruş söz konusu olursa o zaman yüzde 0 oranında büyüme söz konusu olabilir. Türkiye’nin cari açık nedeniyle kırılganlığı devam eder. Biz cari açığın 60- 65 milyar dolar (gayri safi yurt içi hasılanın yüzde 7.5’u dolaylarında açık anlamına gelir) düzeyine düşeceğini tahmin ediyoruz.”

ALTINDA YüKSELİŞ BEKLENİYOR
Türk yatırımcının yakından takip ettiği altın fiyatlarının onsu uluslararası piyasalarda 1655 dolardan işlem görüyor. Altın geçen yıl yaz aylarında çok hızlı bir yükseliş göstermiş ve fiyat 1920 dolara kadar çıkmıştı. Daha sonra kâr satışlarının etkisine giren altın sert şekilde gerilemişti. Altın fiyatlarına ilişkin değerlendirmelerini almak üzere piyasayı uzun yıllardır takip eden Garanti Bankası Altın Piyasası Uzmanı Alper Kalyoncu’nun görüşlerine başvurduk: İşte Kalyoncu’nun açıklamaları: “Likidite krizi durumunda altına tekrardan sert satış gelme ihtimali var. Ama bu ancak AB dağılıyor şeklinde ya da Avrupa ülkelerinin borçlanamama durumunda faizlerde üç dört puanlık artış olursa söz konusu olur. Bunun dışında altında 1600- 1570 arası çok güzel bir destek. Bu fiyat seviyesinin altına inse bile çok kalıcı olduğunu düşünmüyorum. Altının yönü yukarı… Altının belki küçük bir ihtimalle 1500 dolara gidiş olabilir ama yönün ben yukarı olduğunu düşünüyorum. ABD Merkez Bankası (FED) 0 faiz politikasına devam ediyor. En erken 2013 yılında faiz artırımı olacak. çünkü bu konuda FED’in bir taahhüdü var. Bu durumda altının 2012 yılında artmama gibi bir ihtimali görmüyorum. Elbette AB’nin dağılması veya AB ülkelerinin ‘biz altın satıyoruz’ demelerinin dışında altın yükselir. Şunu da belirtmeliyim ki Avrupa Birliği Merkez Bankalarının satış anlaşmaları var. Ancak belli miktarda satış yapılıyor. İsteseler bile çok fazla satış yapamayacakları için böyle bir hareket olsa piyasalara etkisi çok sert etki yapacağını düşünmüyorum. Şu anda altının onsu için 1920 dolar ilk hedef. Bu düzey 2011 yılındaki tepe noktasıydı. Fakat ben çok rahat bir şekilde bu yıl 2000 doları görebileceğimizi tahmin ediyorum. 2100 ile 2200 dolara kadar da çıkabilir. Altın güzel bir alternatif olarak gözüküyor. FED ve Avrupa Merkez Bankası para sıkılaştırmaya gidemeyeceği için, çünkü büyüme konusunda çok endişeliler, para bolluğu ortamının altına yarayacağını düşünüyorum.
Ayrıca Asya Merkez Bankaları da altın alıyorlar. Kısa vadede bu stratejilerini değiştireceklerini sanmıyorum. Asya Merkez Bankalarında rezerv fazlası var, dolar tutmak istemiyorlar. Dolar dışında bir rezerv tutma isteği var. çünkü 2008 yılından beri FED dolar basmaya başladığı için “neden ben Merkez Bankası olarak sadece rezerv para olarak dolar tutalım?” sorusu gündeme geldi. Bu durumda Euro’ya, Sterlin’e ya da İsviçre frangına kayma olabilirdi ama orada da ekonomiler iyi olmadığı için, örneğin İsviçre Merkez Bankası sınırsız para basacağım İsviçre frangı almayın diyor açıkça. Böyle bir durumda altın öne çıkıyor. Altın belli bir ülkeye bağlı değil, politik risklerden bağımsız hatta yararlanıyor. Ekonomik kriz riski bir miktar satış getiriyor ama bir savaş ya da politik risk olduğunda aksine güvenli liman görevini görüyor altın.”

DüNYA EKONOMİSİNE KISA BİR BAKIŞ
Dünya ekonomisine yönelik olarak 2012’ye ilişkin temel kaygı sebebi Avrupa borç sorunu… İtalya ve Yunanistan’ın kontrol dışı batabilecek olması ciddi sorunlar yaratabilir. Fakat problemin çözümüne yönelik olarak da ciddi çaba sarf ediliyor. Avrupa Merkez Bankası’nın İtalya, İspanya gibi sorunlu ülkelerin tahvillerini satın alması piyasaları rahatlatıyor. Yine de problem büyük. ABD ise, Avrupa ekonomisine göre daha iyi durumda. The Economist Intelligence Unit, ABD ekonomisine yönelik yüzde 1.3’lük büyüme tahmini yaparken, Batı Avrupa için yüzde 0.2’lik daralma öngörüyor.

TüRKİYE EKONOMİSİNDE 10 YILDA NELER YAŞANDI?
Türkiye’nin makro ekonomik performansına daha uzun bir zaman dilimi içinde bakalım. Türkiye ekonomisi son 10 yılda önemli mesafeler kat etti. Bundan on yıl önce yüzde 76 olan kamu borcunun GSYH’ye oranı geçen yılsonu itibarı ile yüzde 39’a kadar geriledi. Yine aynı dönemde, 2001’de, yüzde 11’e kadar yükselen bütçe açığı artık yüzde 1 düzeyinde bulunuyor. 90’lı yıllarda ortalama yüzde 74 olan enflasyon oranı ise 2011 yılsonunda (son aylardaki artışa rağmen)yüzde 10 seviyesinde. Bankacılık sektörünün yapısı da oldukça sağlam gözüküyor. Tüm bu olumlu göstergelere karşın Türkiye ekonomisi bu süre zarfında çok hızlı büyümedi. Türkiye’nin 1923 ile 2000 yılları arasındaki ortalama büyüme hızlı yüzde 4.6 düzeyinde bulunuyor. Bu oran 2000-2010 arasında ise yüzde 4.2 düzeyinde. 2001 krizi sonrasında 2002 yılından başladığımızda ise büyüme oranı son on yılda yüzde 5.4 olarak gerçekleşmiş. Hızlı büyüme ama fakat görkemli büyüme performansı değil.

Türkiye’nin kendisi ileri ülkelerin ekonomik büyüklüğe ulaştırması için daha fazla katma değer yaratan ürünler üretmesi gerekiyor. İthal ettiği bazı ürünleri kendisinin üretmesi gerekiyor. Türkiye’nin Ar-Ge’ye ayırdığı kaynak Avrupa ortalamasının gerisinde bulunuyor. örneğin Ar-Ge’nin GSYH içindeki payı Türkiye’de yüzde 0.73 düzeyinde bulunurken bu oran AB-27’de yüzde 1.9. Ar-Ge’ye yüksek kaynak ayıran İsrail’de bu oran yüzde 4.65, İsveç’te yüzde 3.73, Güney Kore’de ise yüzde 2.23. Bu verilerden de anlaşıldığı gibi Türkiye’nin daha fazla Ar-Ge’ye yatırım yapması gerekiyor.

Turcomoney – Şubat 2012

Yorum yok

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Haritası