Son Haberler

Nadir metaller ve Türkiye…

– Türkiye’nin önümüzdeki 20–30 yıldaki yerini belirleyecek bir eşiği yazacağım. Çünkü artık madencilik, sadece yer altından değer çıkarmak değildir. Madencilik; enerji güvenliği, savunma kapasitesi, sanayi sürekliliği demektir. Kritik madenler, bu yüzyılın petrolünden daha stratejiktir. Yerin altındaki potansiyel, yerin üstündeki akılla buluşmazsa, orada kalır. Bu, Türkiye’nin gelecekte nerede duracağı meselesidir.

– Bugün dünyada enerji dönüşümü söz konusudur. Ama bu dönüşümün arkasında kritik madenler, yani lityum, nikel, kobalt, grafit, neodim, disprosyum, terbiyum, galyum, germanyum, nadir toprak elementleri var… Bu malzemeler olmadan, ne batarya var, ne rüzgâr türbini,ne de modern savunma sistemleri. Yani mesele sadece “yeşil enerji” değil; mesele, bu zinciri kimin kontrol ettiği meselesidir.

– Madencilik artık sadece kazma ve patlatma işi değil. Madencilik; nükleer fizikle, malzeme bilimiyle, yapay zekâ ile iç içe geçen bir modern simya mesleği haline geldi. Artık maden sadece dağda değil; İstanbul’un, Berlin’in, Tokyo’nun e-atık depolarında da var. Hurda telefonlar, eski rüzgâr türbini jeneratörleri, kullanılmış elektrik motorları… Bunların içindeki nadir toprakları, paladyumu, altını, gümüşü geri kazanmak, geleceğin en büyük “ikinci maden sahası” olacak.

– Bugün dünyada nadir toprak elementlerinde birkaç temel gerçek var: Üretimin önemli kısmı birkaç ülkede yoğunlaşmış durumda. Ama asıl kritik olan, rafinaj ve işleme zincirinin ezici çoğunluğunun  tek bir merkezde toplanmış olması. Mıknatıs, motor, batarya gibi nihai ürünlerin kritik teknolojisi de  yine sınırlı sayıda merkezde. Özetle; siz Avustralya’da, Türkiye’de, Afrika’da istediğiniz kadar cevher çıkarabilirsiniz…

Eğer ayırma, saflaştırma ve ileri malzeme aşamasında söz sahibi değilseniz, başkasının stratejisine hizmet eden ham madde sağlayıcısısınız. O nedenle şunu açık bir cümleyle söylemek istiyorum: Eğer siz cevheri çıkarıp gönderiyorsanız, başkasının stratejisini büyütürsünüz. Ama cevheri burada işliyor, rafinajı içeride yapıp, nihai ürüne yaklaşıyorsanız, oyunun bir parçası değil, oyun kurucusu olursunuz.

– Türkiye, son derece kritik bir konumda. Dünya bor rezervlerinin yaklaşık üçte ikisi Türkiye’de. Camdan seramiğe, tarımdan deterjana, zırh malzemesinden nükleer uygulamalara kadar yüzlerce alanda kullanılan bir mineral. Ve bugün bor, enerji depolama ve ileri malzeme teknolojilerinin merkezine doğru ilerliyor. Yani bor, sadece geçmişin değil; geleceğin minerali.

– Türkiye, sadece nadir toprak üreten değil, nadir toprak zincirini yöneten ülkelerden biri olabilir. Çin bu alanda 30 yılı aşkın birikime sahip. Biz ise bazı alanlarda neredeyse sıfırdan başlıyoruz. Dolayısıyla mesele “çıkarırız” meselesi değil. Nasıl çıkarırız, kiminle çıkarırız, nerede işleriz meselesidir. Türkiye kritik madenlerde ham madde ülkesi mi, yoksa katma değer üreten bir aktör mü olacak? Bu sorununu cevabı önemli. Doğru kurgularsak bu proje, Türkiye’yi küresel ligde yukarı taşır.

Ne rezerv tablosu, ne de hepimizin ezbere bildiği rakamları tekrarlayacağım. Ben size, sahada gördüğümüz bir gerçeğin artık stratejiye dönüşmesi gereken bir noktaya geldiğini anlatmak istiyorum. Size cevher tenörlerinden, flotasyon verimlerinden ya da ruhsat süreçlerinden değil; Türkiye’nin önümüzdeki 20–30 yıldaki yerini belirleyecek bir eşiği yazacağım. Çünkü artık madencilik, sadece yer altından değer çıkarmak değildir. Madencilik; enerji güvenliği, savunma kapasitesi, sanayi sürekliliği demektir. Kısacası şunu iddia ediyorum: Kritik madenler, bu yüzyılın petrolünden daha stratejiktir.

Ve biz madenciler çok iyi biliriz: Yerin altındaki potansiyel, yerin üstündeki akılla buluşmazsa, orada kalır. Bu konu, sadece bir maden konusu değil; Türkiye’nin gelecekte nerede duracağı meselesidir.

1. GÖRÜNMEYEN ALTYAPI: ENERJİ DÖNÜŞÜMÜNÜN ARKA YÜZÜ

Bugün dünyada enerji dönüşümünden bahsediyoruz. Elektrikli araçlar… Yenilenebilir enerji… Savunma teknolojileri… Ama bu dönüşümün arkasında yeterince konuşulmayan bir gerçek var: Kritik madenler. Lityum, nikel, kobalt, grafit… Neodim, disprosyum, terbiyum… Galyum, germanyum, nadir toprak elementleri… Bu malzemeler olmadan, ne batarya var, ne rüzgâr türbini,ne de modern savunma sistemleri.

Gözünüzün önüne basit bir şema getirin:

  • Elektrikli araç → lityum, nikel, grafit
  • Rüzgâr türbini → neodim, disprosyum
  • Savunma elektroniği → galyum, germanyum, nadir topraklar

Yani mesele sadece “yeşil enerji” değil; mesele, bu zinciri kimin kontrol ettiği meselesi. Ve o grafik bize çok net bir şey söylüyor: Dünyanın büyük bölümü, kritik madenlerin rafinajında tek bir ülkeye yüksek derecede bağımlı.Buradaki risk, sadece fiyat değildir. Asıl risk şudur: Bir gün bir yerden, “Satmıyorum” denmesidir. Ve son yıllarda bunu gördük: İhracat kısıtları…Lisans zorunlulukları…Bir gecede değişen liste kararları… O nedenle bugün rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Kritik madenlerde “tam serbest piyasa dönemi” fiilen bitti.Bu alan artık sadece ekonomik rekabetin değil, jeopolitik rekabetin alanıdır.

2. CEP TELEFONUNDAKİ GÖLGE: KONGO’DAN GELEN UYARI

Konuyu biraz da sahadan bir örnekle somutlaştırmak istiyorum. Bazen cebimizde taşıdığımız telefon, ekranı pırıl pırıl bir teknoloji ürünü gibi görünür. Ama içindeki bazı minerallerin hikâyesi, Goma çevresindeki çamurlu maden yollarında, silah sesleri arasında başlar.

Kongo’nun doğusunda, tantal, kalay, tungsten ve altın çıkarılan sahalarda, maden sadece kazma ve kürekle değil; milis grupların vergi noktalarından, sınırdaki “aklama istasyonlarından” geçerek yola çıkar. Kâğıt üzerinde “çatışmasız maden” sertifikaları vardır. Ama sahada, aynı cevher, komşu ülkenin “yerli üretimi” gibi etiketlenip küresel tedarik zincirine “temiz” olarak girer. Sonra bu madenler, hepimizin gururla kullandığı markaların tedarik listesine yerleşir.

İşte bu yüzden, ben kritik madenleri konuşurken sadece rezerv ve fiyat değil, aynı zamanda etik ve jeopolitik baskı kapasitesi olarak da görmek gerektiğini düşünüyorum. Kongo’daki o çocuk işçi ile Eskişehir’deki, Kütahya’daki mühendis arasında görünmez bir hat var: Kritik maden hattı.

Bu hattı kim nasıl yönetecek, önümüzdeki 30 yılın güç dengesini belirleyecek.

3. SİMYANIN DÖNÜŞÜ: ANTİMADDE, KALİFORNİYUM VE KENTSEL MADENCİLİK

Şimdi bir adım daha atmak istiyorum. Klasik madencilikten değil, modern simyadan söz edeceğim. Simya deyince aklımıza, karanlık bir odada kurşunu altına çevirmeye çalışan Orta Çağ simyacısı gelir. Bugün o oda değişti. Yerini; parçacık hızlandırıcılarının, nükleer reaktörlerin, temiz odalı laboratuvarların aldığı bir dünyadayız.

Mesela antimadde… Gramı, trilyonlarca dolarla ifade edilen, insanlığın ürettiği en pahalı madde. Bugün antimaddeyi, dev enerji projeleri için değil, hastanelerde, PET cihazında, vücudun içini görünür kılmak için kullanıyoruz.

Simyacının felsefe taşını aradığı yerde, biz artık tıbbi görüntüleme taşını kullanıyoruz. Diğer uçta kaliforniyum var. Gramı milyonlarca dolar olan, petrol kuyusundan altın madenine kadar pek çok alanda “nötron feneri” gibi kullanılan bir izotop. Bir madencilik işletmesinde, kaliforniyum tabanlı sensörle konveyör bandındaki cevheri anlık okuyup zengin damarı ayırabiliyorsunuz. Yani taşın içini görerek, bilgiyle zenginliği ayıklıyorsunuz.

Bir de elmas var. Doğal elmas, yerin 150–200 km altında,binlerce yıllık basınç ve sıcaklıkla oluşuyor.Bugün ise aynı karbonu, laboratuvarda, haftalar içinde elmasa dönüştürüyoruz.Sentetik elmaslar artık sadece mücevher değil; kesici takımlardan, kuantum bilgisayarlara kadar pek çok alanda kullanılıyor.

Bunların hepsini niye anlatıyorum?

Şunun için: Madencilik artık sadece kazma ve patlatma işi değil. Madencilik; nükleer fizikle, malzeme bilimiyle, yapay zekâ ile iç içe geçen  bir modern simya mesleği haline geldi. Ve işin bir boyutu daha var: kentsel madencilik. Artık maden sadece dağda değil; İstanbul’un, Berlin’in, Tokyo’nun e-atık depolarında da var.

Hurda telefonlar, eski rüzgâr türbini jeneratörleri, kullanılmış elektrik motorları… Bunların içindeki nadir toprakları, paladyumu, altını, gümüşü geri kazanmak, geleceğin en büyük “ikinci maden sahası” olacak.

Yani klasik madenciliğin yanına, üç yeni simya katmanı daha eklendi:

  1. Nükleer simya – antimadde, özel izotoplar, kaliforniyum…
  2. Malzeme simyası – sentetik elmaslar, yeni alaşımlar, kuantum malzemeleri…
  3. Kentsel madencilik – şehirlerin hurdasını yeni maden sahasına dönüştürmek.

Artık strateji kurarken bu üç katmanı hesaba katmayan hiçbir ülke, kritik maden denkleminde üst lige çıkamaz.

4. SATRANÇ TAHTASI: KİM REZERV DEĞİL, ZİNCİR YÖNETİYOR?

Gelin şimdi bu modern simya tablosunu küresel satranç tahtasına koyalım. Bugün dünyada nadir toprak elementlerinde birkaç temel gerçek var:

  • Üretimin önemli kısmı birkaç ülkede yoğunlaşmış durumda.
  • Ama asıl kritik olan, rafinaj ve işleme zincirinin ezici çoğunluğunun tek bir merkezde toplanmış olması.
  • Mıknatıs, motor, batarya gibi nihai ürünlerin kritik teknolojisi deyine sınırlı sayıda merkezde.
  • Bu şu anlama geliyor: Siz Avustralya’da, Türkiye’de, Afrika’da istediğiniz kadar cevher çıkarabilirsiniz… Eğer ayırma, saflaştırma ve ileri malzeme aşamasında söz sahibi değilseniz, başkasının stratejisine hizmet eden ham madde sağlayıcısısınız.

O nedenle şunu açık bir cümleyle söylemek istiyorum: Eğer siz cevheri çıkarıp gönderiyorsanız, başkasının stratejisini büyütürsünüz. Ama cevheri burada işliyor, rafinajı içeride yapıp, nihai ürüne yaklaşıyorsanız, oyunun bir parçası değil, oyun kurucusu olursunuz.

Bugün dünyada farkı yaratan tam olarak budur.

5. TÜRKİYE’NİN YERİ: BOR, BEYLİKOVA VE YOL AYRIMI

Gelelim Türkiye’ye… Türkiye, bu tabloda aslında son derece kritik bir konumda. Dünyanın en büyük bor rezervlerine sahibiz. Ve Eskişehir Beylikova gibi, küresel ölçekte son derece önemli bir nadir toprak elementleri yatağımız var. Ama açık konuşalım: Rezerv büyüklüğü tek başına bir başarı değildir. Bor’dan başlayalım. Bor dediğimizde çoğu zaman alışkanlıkla geçiyoruz. Oysa dünya bor rezervlerinin yaklaşık üçte ikisi Türkiye’de. Camdan seramiğe, tarımdan deterjana, zırh malzemesinden nükleer uygulamalara kadar yüzlerce alanda kullanılan bir mineral. Ve bugün bor, enerji depolama ve ileri malzeme teknolojilerinin merkezine doğru ilerliyor. Yani bor, sadece geçmişin değil; geleceğin minerali.

Şimdi gelelim belki de en kritik başlığa: Eskişehir Beylikova.

Yaklaşık 694 milyon tonluk nadir toprak cevheri… 17 nadir toprak elementinin tamamı bu yatakta mevcut. Yanında barit, florit ve toryum gibi stratejik yan ürünler. Eğer bu proje doğru yönetilirse, Türkiye, sadece nadir toprak üreten değil, nadir toprak zincirini yöneten ülkelerden biri olabilir. Ama şunu da konuşmalıyız: Bu iş zor.

Nadir toprak madenciliği:

  • Kimyası zor,
  • Çevresel riski yüksek,
  • Sermaye ihtiyacı büyük bir iş.

Çin bu alanda 30 yılı aşkın birikime sahip. Biz ise bazı alanlarda neredeyse sıfırdan başlıyoruz. Dolayısıyla mesele “çıkarırız” meselesi değil. Nasıl çıkarırız, kiminle çıkarırız, nerede işleriz meselesi.

Asıl soru şudur: Toz okside mi? Mıknatısa mı? Motora mı? Bataryaya mı? Beylikova projesi, bu yüzden sadece bir maden projesi değildir. Bu proje, Türkiye’nin kritik madenlerde ham madde ülkesi mi, yoksa katma değer üreten bir aktör mü olacağının cevabıdır.

Eğer bu projede rafinajı, teknolojiyi ve nihai ürünü konuşmuyorsak, büyük bir fırsatı heba ederiz. Ama doğru kurgularsak, bu proje Türkiye’yi küresel ligde yukarı taşır.

6. Ne yapmalı? – Strateji varsa, finansman gelir

Burada kimseyi eleştirmek için konuşmuyorum. Çözüm konuşmak istiyorum. Devletin yapması gereken şey aslında çok net: Bir çerçeve çizmek. Eğer devlet derse ki: İnanın, sektör bunun altını doldurur.

Çünkü:

  • Strateji varsa, finansman gelir.
  • Öngörülebilirlik varsa, teknoloji gelir.
  • Netlik varsa, yatırım gelir.

Bizim ihtiyacımız, dünyaya kapanmak değildir. Bizim ihtiyacımız, akıllı bir açıklıktır. Stratejik sahalarda kontrol bizde kalır, ama bilgi ve sermaye ile akıllıca iş birlikleri yapılır. Bu model dünyada var. Ve çalışıyor. Bugün Kanada, Avustralya, Japonya, kritik minerallerde tam da böyle hibrit modeller uyguluyor. Yerel kontrol + uluslararası teknoloji + uzun vadeli sermaye.

Türkiye de aynı şeyi yapabilir. Hatta kaynak portföyü ve coğrafi konumu nedeniyle, bunu bölgesel bir merkezlik vizyonuna dönüştürebilir.

7. YOL HARİTASI: TAŞ MI YÖNETECEĞİZ, STRATEJİYİ Mİ?

Şimdi biraz daha somut konuşalım. Önümüzde kabaca üç aşamalı bir yol var:

1. Aşama – “Gerçeği netleştirmek”

  • Beylikova ve diğer alanlar için, uluslararası kabul görmüş standartlara göre
    bağımsız rezerv doğrulaması şart.
  • Tüm verilerin toplandığı, yatırımcıya, üniversiteye, kuruma kontrollü açılan
    şeffaf bir veri altyapısı gerekiyor.
  • Çevre, su, atık, rehabilitasyon planlarının en başta, en üst standartta kurgulanması lazım.

Bu aşama, “söylenti” ile “gerçek” arasındaki mesafeyi kapatır.

2. Aşama – “Cevherden ürüne uzanan zinciri kurmak”

  • Eskişehir ve çevresinde, Nadir Toprak & Mıknatıs İhtisas Bölgesi kurulabilir.
  • Rafineri, alaşım tesisi, mıknatıs ve motor üretimi birbirini besleyen bir kümelenme içinde planlanabilir.
  • Aynı bölgede, hurda mıknatıslar ve e-atıktan nadir toprak geri kazanım tesisleriyle
    kentsel madencilik ayağı eklenebilir.

Böylece Türkiye, “toz oksit” ihraç eden değil, mıknatıs, motor, yüksek teknoloji bileşeni ihraç eden bir ülkeye dönüşebilir.

3. Aşama – “Modern simya programı”

Uzun vadede ise, işi sadece madencilikten çıkarıp, ileri malzeme ve bilgi üretimi boyutuna taşımamız gerekiyor.

  • Üniversiteler, araştırma merkezleri, sanayi ve savunma sektörü bir araya gelerek
    “Kritik Mineraller ve İleri Malzemeler” odaklı  ulusal bir Ar-Ge programı kurabilir.
  • Daha az nadir elementle aynı performansı sağlayan mıknatıslar, yeni batarya kimyaları, kuantum malzemeleri gibi alanlarda Türkiye’nin kendi patent portföyü oluşabilir.
  • Bu sayede, sadece maden değil, teknoloji lisansı ihraç eden bir ülke haline gelinebilir.
  1. İş birliği: Kaynağı biz koyarken, teknolojiyi masaya kim getiriyor?

Kritik madenler çağında yalnızlık yok. Kaynağı olan ülke başka; teknolojisi olan başka; pazarı olan bambaşka.

Türkiye’nin akıllı olması gereken nokta şudur: Bu dengeyi kuramazsak, kendi toprağımızdaki stratejik varlığı başkalarının bilançolarında büyütürüz. Bu dengeyi kurarsak, hem içeride refah üretir, hem dışarıda vazgeçilmez tedarik ortağı oluruz.

9. SON SÖZ: 21. YÜZYILIN SİMYA TERCİHİ

Sözlerimi bitirirken, başta söylediğim cümleyi biraz daha açmak istiyorum. Kritik madenler, 21. yüzyılın petrolü falan değildir. Petrolden daha karmaşık, petrolden daha yaygın, petrolden daha stratejik bir alanı ifade eder.

Bugün enerji güvenliği dediğimiz şey, sadece petrol ve doğalgaz değildir. Lityumdur. Neodimyumdur. Grafittir. Galyumdur. Nadir topraklardır. Ve Türkiye’nin bu tabloda bir şansı var. Ama bu şans, ham madde ihraç ederek değil, değer zincirinde yukarı çıkarak değerlendirilir.

Biz madenciler şunu çok iyi biliriz: Yerin altındaki damar, doğru yerden kesilmezse boşa gider. Türkiye bugün bir karar noktasındadır: Taşı mı yöneteceğiz, stratejiyi mi? Benim samimi temennim şu: Beylikova’yı, boru, lityumu, bütün kritik maden portföyümüzü sadece maden projesi olarak değil, bir medeniyet projesinin omurgası olarak görmemiz.

Eğer biz bu çağın simyasını doğru okursak;

  • Cevheri çıkarır,
  • Bilgiyle işler,
  • Etikle yönetir,
  • Stratejiyle taçlandırırsak…

Türkiye, sadece maden satan bir ülke olmaz; geleceğin sanayisini besleyen, tedarik zincirlerinde vazgeçilmez, sözü dinlenen bir ülke olur.

Karar bizim.

Zuhal Mansfield

TMG Doğaltaş Madencilik Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı

mansfield@turcomoney.com

Yorum yok

Yorum Yazın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

*

*

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlgili Haberler

Site Haritası