Derecelendirme kuruluşlarının notlarına tarihsel bakış

Biz doğruları yaparsak, uluslararası derecelendirme kuruluşları  not artırmasa bile, uluslararası finans camiası, bizim notumuzu kendiliğinden artırır. Bu tür bir durumda da derecelendirme kuruluşları zaten artırmak zorunda kalırlar. Ne yapacağımız çok belli. 2002-2007 arası ne yapmışsak, nasıl amatör bir ruhla, tüm dünyanın dikkatini çekecek profesyonel işler yapmışsak aynısını yapacağız.

 27 Ocak Cuma günü Fitch’ten not beklerken S&P isimli derecelendirme kuruluşu, notumuzu değiştirmese de, not görünümümüzü durağan’dan negatife çekti. Fitch ise daha önce yapmış olduğu açıklamaya uygun olarak Türkiye’nin notunu yatırım yapılabilir seviyenin altına düşürerek, görünümü durağan olarak belirledi.  Aşağıdaki tablo (Tablo-1) Derecelendirme kuruluşlarının not tablosunu veriyor. Son eklenen kolonu ise (puanlaştırılmış), verileri grafiğe dökebilmek amacıyla ben belirledim.

Tablo-1

Türkiye’nin derecelendirme kuruluşlarından aldığı notlar 1992 yılında başladı. Bunun öncesinde notumuz yoktu. Bu notların tarihsel gelişimi ise aşağıdaki grafikte veriliyor. Tabii ki bu arada, görünüm değişiklileri bu grafikte görünmüyor. Görünüm değişikliği dediğimiz şey ise; belirli bir nota ait “pozitif”, “durağan” ve “negatif” olmak üzere üç kademeyi temsil ediyor. Eğer ülke belirli bir not almış ve görünüm “pozitif” olarak belirlenmişse, bir üst nota yükselme olasılığınız artıyor. Eğer görünüm “durağan” ise, bulunduğunuz not grubunda kalma olasılığınız daha yüksek iken görünüm “negatif” ise bir alt not grubuna düşme olasılığınız yükseliyor.

DERECELENDİRME KURULUŞLARINA GÖRE TÜRKİYE YATIRIM YAPILABİLİR DEĞİL

S&P bizi zaten yatırım yapılabilir seviyeye getirmemişti. En son S&P notumuz BB+ “durağan” şeklindeyken, S&P bunu BB+ “negatif” olarak değiştirdi. Yani bir sonraki not açıklama döneminde notumuzu  spekülatif seviyeye indirme olasılığı ortaya çıktı. FITCH ise 27 Ocak Cuma gününe kadar bizi yatırım yapılabilir not seviyesinin en altı olan BBB- seviyesinde tutarken, Cuma günü bu notu BB+ “durağan” olarak değiştirdi. Böylece şu an hiç bir derecelendirme kuruluşu, Türkiye’yi yatırım yapılabilir kategorisinde değerlendirmiyor. Eğer en az 2 tane derecelendirme kuruluşundan “yatırım yapılabilir” notu alırsanız, gelişmiş ülkelerdeki finansal kuruluşlar sizin ülkenize yatırım yapabiliyor. 2013 yılında Moodys ve Fitch bizi yatırım yapılabilir seviyeye yükseltmişti. Aşağıdaki grafikte notların tarihsel değişimi veriliyor.

NEREDEN NEREYE?

Görüldüğü üzere, 2003 yılından itibaren notlarımız artış trendindeydi. Hatırlayacak olursanız, 2002 yılında Ak Parti iktidara gelmişti. O tarihten bugüne tek başına yönetimde bulunuyor. Özellikle, 2003 yılından itibaren Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde müzakere tarihi alınması, IMF’nin 24 milyar dolar borcumuzu ötelemesi ve 2005 yılında da AB ile müzakerelerin başlaması olumlu etkiler yaptı. Bu dönemin tarihsel bir bilançosuna bakmakta fayda var. Kolay anlaşılsın diye maddeler halinde yazacağım. Kısa kısa hatırlayacak olursak;

  • S&P bu dönemde diğer derecelendirme kuruluşlarının önünde gitti ve diğerlerinden önce not artırdı.
  • Hafızamızı tazelemek adına 2001 yılındaki ekonomik kriz sonrasında, iç borcun Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH) oranı  %95 seviyelerine ulaşırken, bütçe açığının GSYH’nın %13-14 seviyesine geldiğini biliyoruz. 2002’de Ak Parti iktidara gelir gelmez, ilk icraatı, yüksek kamu borcunun vadesini uzatmak ve GSYH’ya oranını düşürmek oldu. AK Parti’nin büyük bir başarısıydı.
  • 2001 sonrası dönemde, özerk kurumlar kuruldu. Bankacılık sistemini denetleyen ve gözetleyen hazine dairesi yeni bir yapı olarak tanımlandı ve BDDK doğdu. BDDK, çok daha etkin bir şekilde bankacılık sistemini kontrol altına aldı. Bankacılık yasasında önemli düzenlemeler yapılarak, bankaların ellerindeki kaynakları en etkin ve verimli şekilde kullanması sağlandı.
  • Ali Babacan’ın liderliğindeki ekonomi yönetimi, uluslararası bir güven sağladı.
  • IMF ile yapılan gözden geçirmelerde hiç bir sıkıntı ile karşılaşılmadı ve sürekli olarak olumlu raporlar gördük.
  • 2003 ile 2007 arasında gelişmiş ülkelerden bizim gibi gelişmekte olan ülkelere  yaklaşık 270 milyar dolar para akarken, adımlarını çok doğru atan ve ekonomide önemli bir başarı hikayesi yazan Türkiye, yabancı para girişinden inanılmaz bir şekilde nasiplendi ve borsa 2002 ile 2007 arasında 8-9 bin seviyelerinden 58 bin seviyesine kadar yükselerek, 5 yıl içinde yaklaşık %600 getiri sağladı.
  • 2003-2007 arasında devletin borçlanma faizi %52-53 seviyelerinden %14-16 aralığına düştü ve borçlanma vadeleri 5 yıla kadar çıktı. Türkiye parlayan yıldız oldu.
  • Grafiğe dikkat ediniz, 2008’de tüm dünyada ülkeler birer birer çöp seviyesine düşerken, Türkiye’nin notları düşmedi. Bilakis 2009’da notumuz yükselmeye devam etti. Çünkü 2002 ile 2007 arasındaki mali ve kurumsal reformların, mali disiplinin, ekonomik büyümenin ve bankacılık sisteminin %15-16’lara varan sermaye yeterlilik oranlarının verdiği güçlü yapı ile Cumhurbaşkanımızın deyimiyle, dünyayı adeta hallaç pamuğu gibi atan 2008 krizi, Türkiye’yi  tam anlamıyla teğet geçti.
  • Önemli bir nokta daha var. En olumlu süreçte bile, cari açık hep başımızın ağrısı oldu. Yabancılardan para akıyordu ama bu durum, borç hanemizin gittikçe kabarmasına neden oluyordu. Dışarıdan borç alıyorduk. Bu paralar bankacılık kesimi vasıtasıyla tüketicilere kredi olarak gidiyor ve altımıza yabancı arabalar çekiyor, en son model telefonları kullanıyorduk. Doğal olarak cari açığımız artıyordu. Canlı olan iç talep o kadar canlıydı ki; bankacılık sisteminde kredilerin yıllık artış hızları %30’ları geçmişti. Ama bu böyle gitmezdi ve 2012 yılında ekonomiye fren yaptırırken, zamanın ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ile Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı arasında uçağın yere inmesi, yeniden kalkışa geçmesi konusunda polemikler yaşanmıştı. Yani cari açık yumuşak karnımız oldu.
  • Yüksek iç talep,  enflasyonu bir türlü hedeflenen seviyelere indiremememize neden oldu ve acısını şimdi çekiyoruz. Eğer enflasyon %3-5 aralığına indirilmiş olsaydı, şu an en yüksek faizimiz %6 civarında olurdu.
  • Fakat birçok şey 2015 seçimlerinden sonra değişmeye başladı. Belki de en önemli çıpalarımızdan biri olan ve uluslararası finans camiasına güven veren görünümüyle Ali Babacan’ın ekonomi yönetiminin dışında kalması ilk soru işaretlerini oluşturdu. Hatırlayacak olursanız, Ali Babacan’ın milletvekili olmak üzere karar aldığı duyulduğunda faizler gerilemiş borsada sert artış olmuştu.
  • 2016 yılının Temmuz ayında hain darbe girişimi sonrasında S&P hiç beklemeden notumuzu düşürürken, bir süre sonra Moodys bizi yatırım yapılabilir seviyenin altına çekti. Bence çok erken verilmiş kararlardı ve böyle bir darbe girişiminde insanların bankalara saldırmaması, marketlere hücum etmemesi, ülkesini savunması, doların 3.07 direncini aşmaması, borsanın 2 haftada düştüğü seviyeye yeniden yükselmesi çok önemli artılardı.

DERECELENDİRME KURULUŞLARINA ELEŞTİRİ

Derecelendirme  kuruluşlarının özellikle 2008 krizinden önceki ve sonraki performansı tüm dünyada ciddi eleştiri konusu oldu ve derecelendirme kuruluşlarının notlarına da güven azaldı. Aslında bir ülkenin genel gidişatı konusunda, o ülkeye yatırım yapan herkes her türlü veri ve bilgiye kolaylıkla ulaşabiliyor. Bir bakıma derecelendirme kuruluşlarının verdikleri notlar hem çok geriden geliyor hem de aslında bilinmeyen veya yeni bir şey söylemiyor. Yunanistan’ın borçlarını ödeyemeyeceği 2010 yılının Nisan ayında ortaya çıktı. Derecelendirme kuruluşları çok sonradan çok sert not düşüşleri yaptılar. Yani geleceğe dönük riskleri gerçekten de önceden haber verdiklerini söylemek zor. Yine de, bu notlar küresel yatırımcılar tarafından izleniyor. Fakat verilen notların ülkenin parametreleri (döviz kuru, faizleri ve borsası) üzerinde çok fazla kalıcı etkisi olmuyor. Aşağıda verdiğim bir seri grafiği incelediğinizde göreceksiniz ki; not düşüşleri sonrasında piyasaların verdiği tepkiler karışık bir görünüm arz ediyor.

TÜRKİYE’Yİ YATIRIM YAPILABİLİR SEVİYEYE ÇEKMEK BİZİM ELİMİZDE

Şimdi eğri oturup doğru konuşmak gerekiyor. 2002 ile 2015 arasında notlarımız sürekli artmış. O dönemde de Ak Parti iktidardaydı, şimdi de iktidarda. Ben derecelendirme kuruluşlarının not düşürme gerekçelerine girmeyeceğim, çünkü birçok web sitesinde bu gerekçeler zaten bulunuyor ve isteyen herkes internetten okuyabilir.  Şimdi, eğer bu not düşüşlerini sadece ve sadece Türkiye üzerine oynanan bir oyun olarak tanımlarsak, kendimizi kandırmış oluruz. Evet yatırım yapılabilir seviyenin altına düştük ama, o seviyenin üzerine çıkmak S&P, Moodys veya Fitch’in elinde değil, kendi elimizde. Biz doğruları yaparsak, onlar not artırmasa bile, uluslararası finans camiası, bizim notumuzu kendiliğinden artırır. Bu tür bir durumda da derecelendirme kuruluşları zaten artırmak zorunda kalırlar. Ne yapacağımız çok belli. 2002-2007 arası ne yapmışsak, nasıl amatör bir ruhla, tüm dünyanın dikkatini çekecek profesyonel işler yapmışsak aynısını yapacağız. Özellikle siyasilerin Merkez Bankası’nın kararları üzerinde olumlu ya da olumsuz yorumlar yapması, kredibiliteye ciddi zarar verdi. Eğer geçen hafta MB’nın faizleri artırması operasyonunu Erdem Başçı yapmış olsaydı, eminim siyasilerden çok sert eleştiriler gelirdi. Geçenlerde yazdığım yazıda da belirttiğim üzere, faiz artışının dolambaçlı yollardan, (geç likidite penceresi kullanılarak) yapılması inanın çok olumsuz bir görüntü oluşturduğu gibi, her ne kadar siyasiler MB kararlarında bağımsızdır deseler de inandırıcı olamazlar.

 FAİZLERİ DÜŞÜRMENİN YOLU ENFLASYONDAN GEÇER

Faizleri düşürmenin sadece ve sadece bir tane yolu vardır. Enflasyonu düşürmektir.  Enflasyonu %3-5 aralığına düşürdüğünüzde faizler de kendiliğinden %6’lara iner. Ama hiç bir ekonomi yönetimi veya hükumet bunu yapmaz veya yapamaz. Çünkü oy kaybı demektir. Enflasyonu düşürmenin en etkin yolu bir süreliğine büyümeyi de aşağı çekmektir. 1980’li yıllarda ABD’nin enflasyonu %12-14 seviyelerine ulaştığında ve geleceğe ilişkin enflasyon beklentileri alıp başını gitmişti. Enflasyon canavarı kendi kendini besleyen bir sürece dönüşmüş ve yükseldikçe yükselmeye başlamıştı. O dönemin FED Başkanı Paul Volcker,  şunu gördü; enflasyon yüksek kaldıkça ve bu beklentiler aşağı düşmedikçe, iş dünyası önünü göremiyor ve üreteceği mal veya hizmete fiyat belirleyemiyordu. Bir süre sonra zaten büyüme hızla aşağı gidiyordu (stagflasyon).  Enflasyonun yükselmesi ABD’deki faizlerin de %18’leri aşmasına neden olmuştu. Yatırım ortamı bozulmuştu. Paul Volcker o meşhur düğmesine bastı ve faizleri çok sert bir şekilde yükselterek, ekonomiyi bilinçli olarak resesyona soktu. Aşağıdaki ilk grafikte FED faizlerinin %20’lere yaklaştığını, ikinci grafikte de 1 yıllık ve 10 yıllık devlet tahvili faizlerinin %17’lere yaklaştığı görülüyor.  Gri alanlar ise resesyon zamanlarını gösteriyor. Paul Volcker’ın yaptığı sert faiz artışları ABD ekonomisi için kısa vadede ekonomiyi daraltmıştı ve istenmeyen türdendi. Ama 1985’lerden sonra ABD ekonomisi muazzam bir büyüme trendine girdi ve özellikle 1990’larda ABD ekonomisi ortalama olarak %4.5 civarında büyüdü.  Çünkü enflasyon %2’lere inmiş, faizler de %2-3 civarına düşmüştü. Geleceğe ilişkin belirsizlikler kaybolmuştu.

ACI İLACI İÇMEMİZ ŞART

Türkiye’ye gerçekten tüm dünyayı kıskandıracak bir büyüme başarısı yazmak istiyorsak, iş dünyasının önünü açmak istiyorsak, yatırımların artmasını istiyorsak, işsizlerimize iş bulmak istiyorsak cesaretle enflasyon denilen canavarın tepesine binmeliyiz. Eğer insanlarımıza, acı ilacı içirirken “çocuklarımız için bu acı ilacı içiriyoruz” dersek, bu ülkede darbecilere karşı canını hiçe saymış bu ülke insanı, fedakarlıktan kaçmaz. Eğer enflasyonu düşürürken, bir de  hukukun üstünlüğünü, vergi ve ihale yasalarını yasalarının uluslararası normlara gelmesini sağlayıp, demokrasiyi ve şeffaflığı bütün kurumlarıyla hayata geçirirsek, 2023’e girerken notumuz inanın yatırım yapılabilir kademenin çok çok üzerine çıkar. Şu an aslında bunu yapabilecek siyasi güç var. Ama, maalesef sayın Cumhurbaşkanımızın yanlış yönlendirildiğini düşünüyorum. Bu ülkenin insanlarının vergileriyle, devletim beni  yurt dışına gönderdi ve “ekonomi politikaları konusunu öğren gel ve ülkene hizmet et” dedi.  Bu yüzden doğru bildiğim bu şeyleri yazmak bilgimin zekatı ve boynumun borcudur. İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırmamız lazım. Başımızı kuma gömmeyelim.

 

Yorum yok

Yorum Yazın