Sıra adil gelir dağılımında

Türkiye’de ücret ve maaş artışlarının nispi yapılması adaletsizliğe neden oluyor. 650 TL olan asgari ücret, 1.000 TL olan açlık sınırının 350 TL altında kalıyor. Bu da vicdanları sızlatıyor! Peki çözüm ne?

90’lı yılların son 10 yılını siyasi ve ekonomik yönden hayli zorlu ve sıkıntılı geçiren Türkiye’nin kaderi, 2001’in başında yaşadığı, tarihinin en büyük ekonomik krizinden sonra alınan tedbirler ve 2002 Kasım seçiminin yarattığı siyasi ve ekonomik istikrar sayesinde olumlu yönde hızla değişmeye başladı ve daha önce çözülemeyen sorunlar birer birer çözüldü. 1977-2002 yılları arasında ortalama % 70 civarında seyreden enflasyon oranı, 2003 yılından itibaren hızla küçülmeye başladı ve son birkaç yıl içinde tek haneli oranlara düştü.

Yine 90’lı yıllarda % 200’lere kadar çıkan faiz oranları 2009’dan itibaren tek haneli rakamlara geriledi, hatta bir zamanlar % 50’ye kadar tırmanan reel faiz eksiye bile döndü. TüFE dikkate alınırsa, halen borçlanma faizi oranı 2 puan civarında ekside seyrediyor. 90’lı yıllarda birisi; “Türkiye’de, faizler tek haneli rakama düşecek” deseydi kimse inanmazdı. çünkü, ümitsizlik, karamsarlık genlerimize bile nüfuz etmişti. Ortalama 1,5 yılda bir hükümet değişiyor; büyük vaatlerle gelenler, işleri daha da içinden çıkılamaz hale sokuyordu.

Bugün ekonomide halen çözüm bekleyen başlıca iki sorun kaldı. Bunlardan birisi büyük ölçüde düşük kur politikasından kaynaklanan cari açık, diğeri ise gelir dağılımındaki rahatsız edici adaletsizlik. Birinci konu, Avrupa’daki borç krizinin yarattığı dalgalanma sonucunda son üç ayda yaklaşık % 20 dolayında yükselen kur nedeniyle önemli ölçüde çözüm yoluna girmiş görülüyor.

Diğer sorun ise, gelir dağılımının bozukluğu ve bu konunun özellikle dar ve sabit gelirliler yönünden çözülememiş olmasıdır. TOKİ sayesinde özellikle Anadolu’da düşük ücretli memur ve işçiler, kira öder gibi ev sahibi olma imkanına kavuşmuşlardır. Ancak bu yoksul kesimin sadece bir bölümü olan, asgari ücret veya asgari ücrete yakın çalışan büyük kitle ile emeklilerin durumunda herhangi bir düzelme olmadı. Türkiye’deki gelir dağılımının bozukluğunun başlıca 4 nedeni var.

1) 1977-2002 arasındaki 25 yılda hüküm süren yüksek enflasyon.
2) Bu enflasyon döneminde meydana gelen krizlerin gelir dağılımını daha da bozması.
3) Vergi adaletinin bozuk seyretmesi.
4) Sabit ve dar gelirlilere maktu yerine nispi zam verilmesi.

1- Ekonomide çok bilinen bir kural vardır. Enflasyon, gelir dağılımını bozar. Bu kural, 1977-2002 yılları arasındaki 25 yıl boyunca işledi ve sabit ve dar gelirliler ile belirli bir geliri bulunmayan çok yoksul insanların ekonomik durumunu daha da kötü hale getirdi.

2- Sözkonusu tarihler arasında yaşanan yüksek enflasyon döneminde birkaç kez kriz çıktı. Bunların ilki ve en büyüklerinden olanı 1994 Nisanında çıkan krizdir. Bu krizde döviz fiyatları önce % 150 arttı, sonra da % 100 dolayındaki artışla istikrar buldu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en yüksek enflasyon oranı olan % 135 ile tanıştı. Her zaman olduğu gibi fatura yine sabit ve dar gelirliye çıktı, bu kadar yüksek enflasyona rağmen hedef enflasyon bahanesiyle ücretlilere sadece % 10 zam verildi. Aynı zam uygulaması, aşağı yukarı 1980 yılındaki 24 Ocak ekonomik kararlarından sonra da yaşandı. 24 Ocak kararlarından sonra döviz kuru % 150, enflasyon % 100 oranında artarken ücretli ve emekliler yine düşük oranda zam alabildi. Bu arada 1997 uzak doğu krizi, 1998 Rusya krizi ile 1999 seçim ve hükümet krizi sonucunda enflasyonun % 100’e çıkması sonucunda da sabit ve dar gelirliler yine ezildi. 2001 yılında ise Türkiye, tarihinin en büyük krizi ile karşılaştı, her ne kadar enflasyon, Kemal Derviş ve IMF heyeti tarafından yürürlüğe konulan radikal ve etkin reformlar nedeniyle daha önceki krizler kadar yüksek olmamış ise de, kriz tüm ekonomiyi etkiledi, 1 milyon kişi işsiz kaldı, ekonomi % 9 civarında daraldı ve sonuçta yine fakir kesim bu krizden en büyük zararı gördü.

3- Türkiye vergi adaletinde dünyanın en kötü ülkelerinden birisi. Türkiye; Bolivya, Meksika, Hindistan gibi ülkelerin ardından geliyor ve ilk beş arasına giriyor. Bunun sebebi devlet harcamalarının bütün dönemlerde sürekli olarak temel maddelere zam yapılarak karşılanması, buna karşılık vergi kayıp ve kaçakları ile ciddi bir şekilde mücadele edilememesidir. Nitekim, 1980 yılında % 60 olan dolaysız vergilerin oranı şimdilerde % 30’a düşerken, % 40 olan dolaylı vergilerin oranı ise % 40’tan % 70’e yükseldi.

4- Türkiye’de ücret ve maaş artışlarının nispi yapılması da adaletsizliğe neden oluyor. Bu nedenle Türkiye’de 650 TL olan asgari ücret, 1.000 TL olan açlık sınırının 350 TL altında kalıyor. Bu da vicdanları sızlatıyor! Bir ailenin, özellikle de büyük şehirlerde 650 TL ücret ile nasıl geçindiği üzerinde pek durulmuyor. 650 TL varlıklı bir ailenin bir defalık alışveriş masrafına eşittir. Halbuki asgari ücretli; bu para ile ev kirasını ödemek, kendisinin ve varsa eşi ile çocuklarının, gıda, giyim, ulaşım ve okul masraflarını karşılamak zorunda. Sosyal Yardım Kuruluşları ve bu tür ailelerin memleketlerinden erzak, giyecek, vb. desteği olmasa durum daha da kötü olabilir. Diğer taraftan, emekli ve memur maaşlarına maktu yerine, nispi zam yapılması onların refah düzeyinin artmamasına, hatta azalmasına bile neden oluyor. çünkü zam yapılan ücret ve maaşın tutarı düşük olduğu için, yapılan zam da düşük kalıyor ve zam yapılan kişiyi tatmin etmiyor. örneğin, 800 TL emekli maaşı alan bir emeklinin maaşına % 10 zam yapıldığı zaman o emekli ancak 80 TL zam alıyor ve bu da hayat pahalığındaki artışı karşılayamıyor. Bu nedenle, özellikle 3.000 liranın altında ücret alan kişilere ister emekli ister çalışan işçi ve memur olsun, mutlaka, enflasyon oranı değil, hayat pahalılığı dikkate alınarak maktu zam yapılmalı.

çöZüM NEREDE?

özüm adil vergi ile vergi kayıp kaçağının önlenmesi, rantların vergilendirilmesindedir. Sabit ve dar gelirlilerin, gelirlerinin artması, daha önce % 60 olan ve halen % 30 düzeyinde seyreden dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payının Avrupa ülkelerinde olduğu gibi % 70’ e, en azından % 60’a çıkarılması ile mümkün olabilir. Bu durumda hem bu kesimler üzerindeki dolaylı vergi yükü azalacak, hem de bütçeden daha fazla ücret artışı yapma imkanı doğacak.

Maliye Bakanımız Sn. Mehmet ŞİMŞEK’ in dediği gibi, dolaysız vergiler bizde Milli Gelirin % 6’sını oluştururken, Hollanda’da % 25-30’unu oluşturuyor. Bu durum bizde vergi dağılımı konusunda ciddi bir anormallik olduğunu gösteriyor. 1 liraya mal olan akaryakıtın fiyatının 3,5 – 4,4 TL’ye satılması yerine, 2 TL’ye satılması, ayrıca elektrik, doğalgaz, tüp gaz gibi temel mallar üzerindeki vergilerin azaltılması durumunda dar ve sabit gelirlilerin refah düzeyinde ciddi artışlar sağlanabilir. Peki bu nasıl gerçekleşecek?

Bunun gerçekleşmesi, Gelir İdaresi’nin etkinleştirilmesi, bunun için de idari ve mali özerkliğe sahip bir Gelir İdaresi’nin oluşturulmasıdır. Gelir İdaresi bir an önce idari ve mali özerkliğe kavuşturularak, etkin ve sonuç alıcı bir duruma getirilmeli. Nitekim hepimizin bildiği üzere, Merkez Bankası’nın 2001 yılında bağımsız olması hükümetin elini rahatlattı. Merkez Bankası bağımsız olduğu için hükümet eskiden olduğu gibi, banka yönetimi üzerinde para basma konusunda etkili olmuyor, bu da hükümetin işine yarıyor. çünkü para basılmayınca enflasyon ollmuyor, enflasyon olmayınca da ekonomi rayında gidiyor. Ayrıca kendisine para basma konusunda baskı yapan iş çevrelerine “Merkez Bankası bağımsız, biz ona karışamayız” diye cevap veriyor.

Nitekim Başbakanımız para basılmasını isteyen bazı işadamlarına bu şekilde cevap vermiştir. Aynı şekilde Gelir İdaresi’nin bağımsız olması durumunda vergi denetiminden rahatsız olan kişilere, Merkez Bankası’nda olduğu gibi davranarak hem gelir dağılımının düzelmesini sağlayıp oy oranını daha da artırabilir, hem de ülke ekonomisinin daha sağlıklı hale gelmesine ve sosyal huzur ve barış ortamının oluşmasına katkı sağlayabilir.

Gelir İdaresi’nin bağımsızlığını sağladıktan sonra vergi kayıp ve kaçaklarını önleme konusunda gerekli idari ve yasal düzenlemeler de yapılmalı. Nitekim, Vergi Usül Kanunu’nun yeniden yazıldığı bir dönemde böyle bir fırsat karşımıza çıktı. Bu fırsatı değerlendirmeliyiz. Ayrıca Gelir ve Kurumlar Vergisi de yeniden gözden geçirilmeli ve bütün istisna ve muafiyetler yeniden değerlendirilmeli ve asgari düzeye indirilmeli. Muafiyet ve istisnaların konuldukları zamandaki gerekçelerinin devam edip etmediği incelenerek gerekçeleri ortadan kalkanlar yürürlükten kaldırılmalı. örneğin zamanla teşvik edilmesi ülke ekonomisi için yararlı görülen bir istisna veya muafiyete şu an artık gerek kalmamış olabilir.

Bir oyunu kazanmak için o oyunu kurallarına göre oynamak gerekir. Vergi işini bir oyuna benzetirsek Türkiye’nin, bu oyunu kazanmak için gerekli kurallara uymadığını söyleyebiliriz. Türkiye’de vergi mevzuatı ve gelir idaresinin yapılandırılması, ücret politikası yönünden kurallara uymadığı için vergi konusunda çok adaletsiz ve sağlıksız bir yapı oluşmuştur. Mevcut sistem vergi kaçıranı cezalandırma yerine teşvik ediyor. Mevcut uzlaşma ve pişmanlık müessesesi bunun en bariz örneği. Vergi kaçıran bir kişinin bırakın faizini, anaparasını bile düşüren bir sistem adil bir yapı ortaya koyamaz.

Elemanına yeterli ve onu kaçırmayacak ücret veremeyen bir devlet, dolaysız vergi gelirlerini artıramaz. Vergi kaçıranın “Yakalanırsam uzlaşmaya giderim, belki anaparadan bile indirim yaptırırım” şeklinde düşünmesini sağlayan bir sistem vergi toplayamaz. Ancak, “Yakalanırsam mahvolurum, ticari itibarım sarsılır, işlerim bozulur” şeklinde düşündüren bir sistem başarılı olur.

Yapılacak iş, bu konuda başarılı olmuş Avrupa ülkeleri ve ABD’nin vergi sistemlerini inceleyerek en iyi olanı seçmek olmalı. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok.

Osman AKYüZ

Türkiye Katılım Bankaları Birliği
Genel Sekreteri

akyuz@turcomoney.com

Yorum yok

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Haritası