Paylaşabilmek

İnsanlar selamlaşmayı unuttular. Oysa selam yüreğimizdeki sevgiyi, yüzümüzdeki tebessümü paylaşmaktır. Kardeşliği, dostluğu, özgürlüğü, özlemi, umudu, hüznü ve sevinci paylaşabilmek ne güzeldi?

Toplumları millet yapan öz kültür, değerleridir. Ticaret hayatımızın temelinde Ahi- Evran kültürü ve ticari ahlakı oluşturan inanç dünyamızdan kaynaklanan yaşam biçimimiz rol oynamaktadır. Sabah besmele ile dükkanını açan esnafımız kendisi siftah edip ilk satışını yaptıktan sonra, gelen müşterisini tatlı dille selamlayıp, “ben, siftah ettim komşuma ise henüz hiç müşteri gelmedi uygun görürseniz oradan alış-veriş yapın” diyebilen bir geçmişten geliyoruz. Ne yazık ki halkın, tüketicinin aldatıldığı ve kul hakkına tecavüz edildiği birçok piyasa olayını ibretle izliyoruz. Diğer taraftan çılgınca bir rekabet ortamında rakiplerini yok etmek için her yola başvuran firmaları üzülerek görüyoruz.

Aynı ortamda yaşayan insanlar selamlaşmayı unuttular. Oysa selam yüreğimizdeki sevgiyi, yüzümüzdeki tebessümü paylaşmaktır. Kardeşliği, dostluğu, özgürlüğü, özlemi, umudu, hüznü ve sevinci paylaşabilmek ne güzeldi?

Kazancımızın bir kısmını gerçek ihtiyaç sahiplerine verebilmek; bir iftar sofrasında sıcak aşı, ekmeği ve duaları paylaşabilmek, bir yetimin elinden tutabilmek, maddi imkanlardan yoksun bir gence burs vererek okuma imkanı sağlayabilmek. Sahip olduğumuz maddi ve manevi değerleri özet olarak hayatı paylaşabilmek, hayatımızı daha anlamlı kılan ve dinimizce ibadet sayılan çok yüce bir duygudur. “Acılar paylaşıldıkça azalır, sevgiler paylaşıldıkça çoğalır” öz değişi zannedersem minibüslerin arkalarına yazılan sloganlarda ve tebrik kartlarında kaldı.

Toplumun bir kesimi hasta ziyaretlerini, taziyeleri ihmal eden olumsuz bir gelişme içinde. Maddi durumları iyi olduğu halde yaşlanan anne ve babalarını huzur evine yatırıp mal varlığına el koyan kimseleri Avrupa‘da görür üzülürdük, şimdilerde ülkemizde de bu tabloları üzülerek yaşıyoruz. Ne yazık ki; anne ve babalar öldükten sonra yakınları da aranmaz oldu, akrabalıklar ise iki nesil sonra unutuluyor. Oysa bizim atalarımız maddi, manevi herşeyi paylaşmış, canları pahasına bu toprakları bize vatan olarak bırakmışlar. İnsanlar için ölüm en büyük ibret, hiç kimse salih amellerinden başka öbür dünyaya bir şey götüremiyor.

Hz. Peygamber “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyuruyor. Her insanın; ailesine, üzerinde emeği olan herkese, çevresine, doğduğu büyüdüğü topraklara, ülkesine karşı sorumlulukları vardır. Herkes ‘kime ne derece ve nasıl faydalı olabiliyorum. Sahip olduğum imkanları paylaşabiliyor muyum’ diye kendini sorgulamalıdır.

İnternette okuduğum Pencere Kenarı isimli bir hikayeyi bu vesile ile sizinle paylaşmak istiyorum;
İleri derecede hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar. Adamlardan birinin her gün öğleden sonra bir saatliğine yatağında oturmasına izin veriliyordu, bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı.

Diğer hasta ise iç tarafta olan yatağında hep sırtüstü yatmak zorundaydı. Bu iki hasta saatlerce birbirleriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, oturmasına izin verilen saatte diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak vakit geçiriyordu. Diğer hasta anlatılanları hayal edip mutlu olarak bir sonraki günü heyecanla bekliyordu.

Pencere yanında yatan hastanın anlattığına göre: Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. ördekler ve kuğular gölde yüzerken, çocuklar model botlarını suda yüzdürüyorlardı. Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Karşılıklı sohbet ve pencere kenarındaki adamın tasviriyle, günler geçip gidiyordu. Bir sabah gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı. Diğer hasta hüzünlendi, uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup, olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi ve hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı. Hasta duyduğu acıya aldırmadan, dirseğine yaslanarak anlatılan o güzel manzarayı görebilmek için dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından zorlukla doğruldu. Sonunda dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti. Şok geçirircesine şaşırdı çünkü pencere, boş bir duvara bakıyordu. Hayretle hemşireyi çağırdı, hemşireye “vefat eden oda arkadaşının pencerenin boş bir duvara bakmasına rağmen harika bir manzaradan bahsetmesinin sebebinin ne olabileceğini” sordu.

Hemşire ölen adamın kör olduğunu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğini belirterek, “Sanırım seni mutlu etmek, cesaretlendirmek istemiştir” diye cevap verdi. Kendisi de hasta olup, şefkate muhtaç olan hikayedeki görme özürlü adam kendi sahip olamadığı ancak hayalinde canlandırarak mutlu olmaya çalıştığı bir güzelliği, şefkat bekleyen hasta arkadaşı ile paylaşarak, onu mutlu etmeye çalışması tarifi güç, ulaşılması yüce bir duygu olsa gerek. Sahip olduğu imkanları kardeşleriyle paylaşabilenlere ne mutlu.

Selam ve Dualarımla…

Yorum yok

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Haritası