Son Haberler

Yaşam maliyeti artıyor, sosyal güvenlik sistemi alam veriyor…

Türkiye’de toplumsal hayal ve ideallerde, yönetmek ve yönetilmek biçiminde, inançlar ve cinsiyetler arasında homojenlik ve ortaklık seviyesi her geçen gün zayıflıyor. Ortak bir gelecek oluşturma ve inşa etme olasılığı ve olanağı açık bir şekilde kayboldu. Siyasal ve ekonomik egemenlik alanında çekişmeler hızlanırken, toplumsal katmanlar arasında adaletsizlik, paylaşım eşitsizliği ve ekonomik yoksulluk süreklileşiyor. 

Türkiye’de gelir, tüketim ve servet konularında üçlü eşitsizlik son derece arttı. Sosyal yardımlar ve transfer harcamaları gelir eşitsizliğini bozmaktan ziyade, daha çok seçmenlerin oy tercihlerini yönlendiriyor, toplumsal kutuplaşmayı körüklüyor. Emekli maaşları ise gelir dağılımının adalet seviyesi üzerinde etkili bir belirleyicidir. Türkiye’nin büyüme modeli, teşvik sistemleri ve vergi sistemi uzun süredir üçlü eşitsizliğe yol açıyor.

– Devlet okulları ile özel okullar arasındaki eğitim kalite farkı, eğitimde fırsat eşitsizliğine neden olmaya devam ediyor. Bu fırsat eşitsizliği öğrencilik sonrasında teknolojik ve dijital imkânlara ulaşımda, mutlulukta, özgürlük alanlarına ulaşmada, devletle ilişkilerinde devlet okullarından mezun olanların aleyhine bir süreç yaratıyor. Türkiye’de toplumsal refahı artırmaya yönelik irade ön plana çıkmadı, refah artışına işaret eden resmi istatistiklerin ise güvenilir olmadığı iyice ortaya çıktı.

Türkiye’de emeklilik sistemi, asgari geçim seviyesinin üzerinde gelir üretme kapasitesini esasında çoktan kaybetti ve güncel bütçe üzerinde eskiden beri yük olmaya devam etti. Sonuç olarak emeklilik sisteminin emeklilerin refah seviyelerini artırmaya yönelik işlevi kalmadı.  Emekli primleri uzun vadeli yatırımlara kaynak yaratabilmesi yönünde kullanılamadığı için sistem açısından yeni iş ve istihdam olanakları yaratamıyor. 

Türkiye’de hiçbir zaman tutarlı ve sağlıklı bir sosyal güvenlik sistemi kurgulanamadı, aktüeryal hesaplamalara dayanan bilimsel bir politika üretilemedi. Sosyal güvenlik kurumlarının gelir-gider dengesi bozuldu ve bu kurumlar kendi kendine yetemez hale düşürüldüler. Gelir-gider dengesi bozulan ve ciddi bir finansal kriz içerisinde bulunan Türk sosyal güvenlik sistemi bütün taraflar için, yürütülemez bir duruma düştü. 

-Sosyalg üvenlik sistemi, sigortalılar ve tüm hak sahiplerine yeterli aylık ve gelir ödemesi yapamıyor, sosyal güvenlik hizmetlerinde gerekli kaliteyi sağlayamıyor. İşverenler ise ödedikleri yüksek primlerden, kayıt dışı istihdamın yol açtığı haksız rekabetten ve hem mutlak hem de nisbi olarak yüksek işgücü maliyetlerinden şikâyet ediyor. Devlet ise sosyal güvenlik kurumlarının açıklarını kapatmaktan rahatsızlık duyuyor.

-Emekli ücretleri, 2001 yılından itibaren hem nominal hem de reel olarak düşmeye başladı ve 2024 yılında en dip noktaya ulaştı. En düşük emekli maaşının asgari ücrete oranı 2001 yılında 1.43 iken, 2024 yılında 0.65’lere kadar geriledi.  2001 yılındaki seviyenin korunmuş olması halinde 2024 yılında en düşük emekli maaşı olarak tespit edilen 10 bin TL lık maaş seviyesinin 25 bin TL civarında olması gerekirdi. 23 yılda emeklilerin kaybı nominal bazda %150 civarında gerçekleşti. Reel kayıp ise bunun birkaç katını aştı.

Türkiye’de toplumsal hayal ve ideallerde, yönetmek ve yönetilmek biçiminde, inançlar ve cinsiyetler arasında homojenlik ve ortaklık seviyesi her geçen gün zayıflıyor. Toplumsal empati, sempati ve hoşgörü duygusu, ulusal ve insanlık bir kenara bırakılarak grupçuluk boyutlarının dahi altına düşürüldü. Ortak bir gelecek oluşturma ve inşa etme olasılığı ve olanağı açık bir şekilde kayboldu.

Farklı pozisyonları, farklı ilişkileri, farklı çıkar ve farklı kimlikleri eş zamanlı olarak içinde barındıran, modern toplum anlayışı geriliyor, merkezi yönetim taraftarlarının Türklük kimliği Sünni inanç temelinde diğer kimlik ve kültürleri baskıladığı bir konjonktür oluşuyor. Eğitim seviyesi uluslararası standartların dışında kalan, küreselleşme taraftarı olmayan ve kendisini milli/yerli kümesine hapseden, ekonomik ve siyasal anlamda “güvenlikçi yaklaşımı önemseyen enternasyonalizm düşmanı muhafazakâr kesimler kutuplaşmayı had safhaya çıkardı. Siyasal ve ekonomik egemenlik alanında çekişmeler hızlanırken, toplumsal katmanlar arasında adaletsizlik, paylaşım eşitsizliği ve ekonomik yoksulluk süreklileşiyor.  Siyaset tarafından seyirci sayısı azaltılırken yandaş ve muhalefet kutuplaşmasının küme sayılarını artırıyor.

EĞİTİMLİ KESİMLERİN YURT DIŞINA GÖÇÜ, BU REDDİYECİ DÖNÜŞÜMÜN SONUCUDUR

Değişim çabaları, sadece köyleri terk edip kentlere yerleşmek olarak algılanmaya başlandı. Teknolojik yenilenme ve yaratıcılık ya da diğer ulusların yarattığı yeniliklere uyum sağlama çabaları toplumun büyük çoğunluğunun ilgi alanı dışına çıktı. Bu ilgiyi canlandıracak eğitim sistemi ise yeniden yapılandırma yerine tam bir orta çağ izdüşümü mekanizmalara teslim edildi. Ortak toplumsal sorunların çözümü, bireysel kurtuluşlara yoğunlaşmayla gideriliyor. Benlik kavramı biz kavramını artık umursamıyor. Gençlerin, eğitimli kesimlerin yurt dışına göçü bu reddiyeci dönüşümün sonucudur. Bu göç, ortak sorunlara yol açanların harekât alanını daha da genişletiyor.

Siyasi güce yakın olanların şahsi ekonomik çıkar sağlaması ve dağıtım standardizasyonunun bozulup tam merkezi hale getirilmesi eşit vatandaş eşit dağıtım kavramlarına ilişkin algıyı derinden zedeledi. Bu algının kırılması, merkezi dağıtım sisteminin yerele kaydırılması ile mümkün olacaktır. Sonuçta umutsuzluk, tedirginlik, gelecek endişesi, mutsuzluk en yaygın toplumsal hastalık haline geldi. Yapılacak tek şey, toplumsal uzlaşı ortamına evrilmek için uygulama hatalarını ortadan kaldırıp hayatın her alanını yeniden düzenlemektir.

GELİR, TÜKETİM VE SERVET KONULARINDA EŞİTSİZLİK SON DERECE ARTTI

Türkiye’de gelir, tüketim ve servet konularında üçlü eşitsizlik son derece arttı. Sosyal yardımlar ve transfer harcamaları gelir eşitsizliğini bozmaktan ziyade, daha çok seçmenlerin oy tercihlerini yönlendiriyor, toplumsal kutuplaşmayı körüklüyor. Emekli maaşları ise gelir dağılımının adalet seviyesi üzerinde etkili bir belirleyicidir. Türkiye’nin büyüme modeli, teşvik sistemleri ve vergi sistemi uzun süredir üçlü eşitsizliğe yol açıyor. Özellikle Gini katsayısının düşürülmesine yol açacak gelir vergisi uygulamalarında reformlar yapılmalıdır. Zira gelir vergisi gelir düzeltici olarak kullanılmalı, özellikle büyümeye zarar vermeden yoksulluğu azaltacak şekilde dizayn edilmelidir. Üçlü eşitsizliğin bölgeler arasındaki farklılığı da bir başka ekonomik problemdir ve bu problemin temel kaynağı yüksek kayıt dışılıktır. Kadın erkek arasında da üçlü eşitsizlik her katmanda her sınıfta mevcuttur. Aile içerisinde bile kadın erkek arasında hem gelir hem tüketim ve hem de servet eşitsizliği bulunabiliyor. Kadınların servet üzerindeki kullanım ve kontrol gücü giderek zayıflıyor.

REFAHI ARTIRMAYA YÖNELİK İRADE ÖN PLANA ÇIKMADI

Devlet okulları ile özel okullar arasındaki eğitim kalite farkı, eğitimde fırsat eşitsizliğine neden olmaya devam ediyor. Bu fırsat eşitsizliği öğrencilik sonrasında teknolojik ve dijital imkânlara ulaşımda, mutlulukta, özgürlük alanlarına ulaşmada, devletle ilişkilerinde devlet okullarından mezun olanların aleyhine bir süreç yaratıyor.

Türkiye’de toplumsal refahı artırmaya yönelik irade ön plana çıkmadı, refah artışına işaret eden resmi istatistiklerin ise güvenilir olmadığı iyice ortaya çıktı. Kutuplaşma yerine bütünleştirme yanlısı olan siyaset kendi içerisinde dönüşüm değişim yaşayarak son yıllarda kutuplaşma düzleminde siyaset yapmayı oy tabanının konsolide edilmesi uğruna mübah sayıyor. Siyaset toplumu, toplum da siyaseti kutuplaşmaya itmeye devam ediyor. Örgütsel ve yapısal açıdan zayıf olan bir sivil toplum varlığı, sivil inisiyatifli değişim ve dönüşümü hep geri planda bıraktı, devlet karşısında toplum pasifize edildi. Türkiye’de siyasi mekanizmaların oluşumunda kollektif hak arama, kollektif taleplerde bulunma yaygınlık kazanamadı.

EMEKLİ FONLARININ SAHİP OLDUĞU TOPLAM VARLIKLAR ARTMIYOR

Türkiye’de emeklilik sistemi asgari geçim seviyesinin üzerinde gelir üretme kapasitesini esasında çoktan kaybetti ve güncel bütçe üzerinde eskiden beri yük olmaya devam etti ve nihayetinde emeklilik sisteminin emeklilerin refah seviyelerini artırmaya yönelik işlevi kalmadı.  Emekli primleri uzun vadeli yatırımlara kaynak yaratabilmesi yönünde kullanılamadığı için sistem açısından yeni iş ve istihdam olanakları yaratamıyor.  Diğer taraftan emeklilik primleri mali sektöre uzun vadeli fon olarak girecek ve bu yolla enflasyonu düşürecek, sermaye piyasaların derinleştirecek bir gücü ve işlevi artık kalmadı. Yatırım riski devlette olmak kaydıyla toplanan emeklilik fonlarının profesyonellerce verimli alanlarda değerlendirilmesi yerine, siyasi otoritenin inisiyatifindeki yatırımlar ve harcamalara aktarılma yöntemi maalesef hala devam ediyor. Bu nedenle emeklilik fonlarının sahip olduğu toplam varlıklar, Türkiye’de bir türlü artmıyor. Zira   emekli fonlarının GSMH içerideki payı Türkiye’de sadece %5’ler civarındayken, OECD ülkelerinin ağırlıklı ortalaması %85’ler civarındadır. Üstelik Hollanda, İzlanda, İsviçre, Avusturalya, İngiltere gibi ülkelerde % 100‘ün üzerindedir. Türkiye’nin emeklilik fonlarının toplam varlığı OECD ülkelerdeki toplam pazar payı %1’lerin dahi oldukça altındadır. Bunun sebebi toplanan birikimlerin verimli alanlarda değerlendirilmeyip, yıllardır verimlilikten ziyade kamusal önceliği olan alanlarda ve harcamalarda kullanılmış olunmasıdır.

HAZİNE’NİN FONLARI UCUZ KAYNAK OLARAK KULLANMAYA BAŞLAMASI, ÇÜRÜMENİN SEBEPLERİNDEN BİRİDİR

Sonuç olarak, Türkiye’de hiçbir zaman tutarlı ve sağlıklı bir sosyal güvenlik sistemi kurgulanamadı, aktüeryal hesaplamalara dayanan bilimsel bir politika üretilemedi. Sosyal güvenlik kurumlarının gelir-gider dengesi bozuldu ve bu kurumlar kendi kendine yetemez hale düşürüldüler. Bu kurumlar, 1990 yılına kadar açık vermeden prim-maaş dengesini koruyarak gelmelerine ve hattat fazla vermelerine rağmen gelir fazlası olduğu dönemlerde Hazine’nin bu fonları ucuz kaynak olarak kullanmaya başlaması çürümenin temel sebeplerinden başlıcası oldu.

Gelir-gider dengesi bozulan ve ciddi bir finansal kriz içerisinde bulunan Türk sosyal güvenlik sistemi bütün taraflar için, yürütülemez bir duruma düştü.  Sistem Sigortalılar ve tüm hak sahiplerine yeterli aylık ve gelir ödemesi yapamıyor, sosyal güvenlik hizmetlerinde gerekli kaliteyi sağlayamıyor. İşverenler ise ödedikleri yüksek primlerden, kayıt dışı istihdamın yol açtığı haksız rekabetten ve hem mutlak hem de nisbi olarak yüksek işgücü maliyetlerinden şikâyet ediyor. Devlet ise sosyal güvenlik kurumlarının açıklarını kapatmaktan rahatsızlık duyuyor.

SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN EN BÜYÜK SORUNU…

Türk sosyal güvenlik sisteminin en büyük sorunu, yukarıda da ifade edildiği üzere, aktüeryal hesaplamalara dayandırılmamış olmasıdır. Primli rejimden sorumlu olan sosyal güvenlik kurumlarına aynı zamanda primsiz ve karşılıksız yardımlardan da sorumlu tutulması sosyal güvenlik sisteminin dengesini bozdu. Primsiz rejim ise, dağınık ve kuralsız bir durumdadır: Gelir düzeyleri belirli miktarların altında bulunanlara sunulan primsiz sosyal yardım ve hizmetler, tamamen standartlardan uzak, siyasetin oy beklentilerine ve yönlendirmelerine dayalı, dağınık, disiplinsiz ve kuralsız bir durumdadır.

İktisadi olarak kamu aracılığıyla gelir transferi mantığıyla çalışan sosyal güvenlik sisteminin çözmesi gereken konu bu transfere konu olan kaynakların varlığı ve yeterliliğidir. Sosyal güvenlik sistemlerinin temel amacı, yeniden dağıtım yolu ile yoksulluğu gidermek ve emeklilik döneminde güvence sağlamaktır. Sistem, bu iki fonksiyonunu gerekli kalitede yürütemez duruma düştü.

MAAŞ PRİMLERİ YÖNÜNDEN İŞÇİ VE İŞVEREN PAYININ EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE TÜRKİYE

Sosyal güvenliğin sağlanması, devlete anayasal bir görev olarak verilmiş olmasına rağmen, Dünya’daki örneklerin aksine, devletin sosyal güvenliğin finansmanına, işçi ve işverenle birlikte katkı sağlamaması önemli bir çelişki ve eksikliktir. Zira bütün ülkelerde sosyal devlet ilkesi ile anayasal sosyal güvenlik hakkı kapsamında sosyal sigortaların finansmanına işçi ve işverenle birlikte devletin de belli bir oranda katılması genel kabul görmüş bir zorunluluktur. Türkiye primlere katkı sağlamadığı gibi, sosyal güvenlik kurumlarının fonlarını bizzat tüketti. Sosyal güvenlik kurumlarının gelir açıklarını sonradan topluca genel bütçeden kapatılmak zorunda kalınması ile primin doğduğu anda devlet katkısının yapılması arasında hiçbir benzerlik yoktur.

Devletin primlere katkısının olmaması, sigortalılar ve işverenlerin prim yükünün ağırlaşmasına, kayıt dışı istihdamın ve istihdam maliyetlerinin artmasına neden oluyor.  OECD ülkeleri arasında maaş primleri yönünden işçi ve işveren payının en yüksek olduğu ülke Türkiye’dir.

EMEKLİ ÜCRETLERİ, HEM NOMİNAL HEM DE REEL OLARAK DÜŞMEYE BAŞLADI

Emekli ücretleri 2001 yılından itibaren hem nominal hem de reel olarak düşmeye başladı ve 2024 yılında en dip noktaya ulaştı. En düşük emekli maaşının asgari ücrete oranı 2001 yılında 1.43 iken 2015 yılından itibaren 1’in altına düşmeye başladı ve 2024 yılına 0.65’lere kadar geriledi.  2001 yılındaki seviyenin korunmuş olması halinde 2024 yılında en düşük emekli maaşı olarak tespit edilen 10 bin TL lık maaş seviyesinin 25 bin TL civarında olması gerekir idi. 23 yılda emeklilerin kaybı nominal bazda %150 civarında gerçekleşti. Reel kayıp ise bunun birkaç katını aştı. Sonuçta devlet, sosyal güvenlik açısından, yeniden dağıtım yolu ile yoksulluğu gidermek ve emeklilik döneminde güvence sağlamak gibi anayasal görevlerini ve sosyal devlet olma gereğini yerine getiremez duruma düştü.

Orhan ÖKMEN

Sesmir Yönetim Kurulu Başkanı

okmen@turcomoney.com


Yorum yok

Yorum Yazın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

*

*

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

İlgili Haberler

Site Haritası