Son Haberler

Türk Lirası sahipsiz kaldı

-Hayat pahalılığını artıracağı bilindiği halde, faiz indirimine gidilmesinin geçerli ve masum bir gerekçesi yoktur. 2021 Ağustos ayında TL’de ortaya çıkan göreceli istikrar ve hatta değerlenme eğilimi ve başlayan sermaye akımları bizzat Merkez Bankası’nın kendisi tarafından bozuldu. Bu politikanın arka veya ön planlarındaki tüm gerekçeler karanlıktır.

Gelir dağılımını bozan, fiyat istikrarını ve FED kararlarını umursamayan bilinçli bir tercihle para politikası tahrip edilmeye devam ediliyor. Faiz indirimi yaparak cari fazla halinin yaratılacağı ve bu sayede net döviz kazançlarının artırılacağı şeklindeki Merkez Bankası’nın ileri sürdüğü öngörü matematiksel temelden tamamen yoksundur.

Faiz indirerek, ithalata bağlı bir üretim yapısından kurtulmak ve döviz ihtiyacının bu yolla azaltılmasını sağlamak boş ve anlamsız bir hayaldir. Türkiye ekonomisinin ara malı ithalatına dayalı üretim yapısı sorunu, faiz indirimleriyle değil, kısa, orta, uzun vadeli ve çok katmanlı yapısal dönüşüm programlarının devreye alınmasını gerektiriyor.

Merkez Bankası iletişim ve politika hatalarına bu kez yine aynen devam etmiş ve araladığı finansal kriz kapısını bu kez yerinden tamamen sökmüştür.  Türkiye ekonomisinin otomatik stabilizatörlerinin işlev güçlerinde enerji kaybı oluşmuştur. Hayat pahalılığını artıracağı bilindiği halde, faiz indirimine gidilmesinin geçerli ve masum bir gerekçesi yoktur.

Merkez Bankası’nın enflasyonun geçici olduğu şeklindeki öngörüsünün hiçbir şekilde geçerliliği bulunmuyor. Enflasyon yapısal ve kalıcı olup, artık freni boşaldı, çığırından çıktı.  Faiz indirimine dayalı önyargılı politikalarda ısrar edilmesi, ekonomiyi tekrar ödemeler krizi eşiğine doğru itiyor. 7 yıllık geçmişte defalarca tecrübe edildiği halde, aynı politika bu kez yeniden deneniyor.

Satın alma gücünün düşmesine en fazla yükselen kurlar sebep oluyor. Yükselen faizler yatırım tercihlerini gevşetmekle beraber, geniş kesimlerin satın alma gücünü ani ve hızlıca düşüren en önemli esas sebebin yüksek faizlerin değil, yükselen kurların olduğunu artık herkes görüyor ve biliyor. Seçmen tercihlerini en fazla yükselen kurlar etkiliyor.

Merkez Bankası’nın faiz tercihi; artan yoksulların, işsizlerin ve yüksek enflasyon nedeniyle satın alma güçleri günden güne eriyen geniş toplumsal kesimlerin genel seçimlerde belirleyici olacağı gerçeğini ve toplumsal stresi tamamen göz ardı etmiş durumdadır. Kur artışları ekonomiye hiçbir şekilde rekabet gücü kazandırmıyor.

Faiz indirimi kararı bekleyenlerin temel gerekçeleri, Merkez Bankası’nın kurumsal bağımsızlığını kaybetmiş olduğuna yönelik bir zafiyet içerisinde olduğunu düşünmeleridir. Bağımsızlığını kaybeden bir Merkez Bankası’nın faiz politikaları, çıkarları birbirine ters istikamette şekillenen sosyal gruplardan, hangisinin tercihi politika tarafından kulaklarına üflenmiş ise o tercihlere göre şekillendiriliyor.

Hayat pahalılığı olarak ortaya çıkan kurların yoksullaştırıcı etkilerinin seçmen tercihlerini en fazla yönlendiren faktör olduğu hususunu da artık herkes görüyor ve biliyor. Kur artışlarıyla karşılıksız gelir artışı yaşayanların sayısı, satın alım gücü düşenlerin çok küçük bir alt kümesidir.

Ekonomik büyüme konusunda ısrar eden düşük faiz politikaları her zaman yüksek enflasyon üretiyor ve geniş grupların satın alma güçlerini tahrip ediyor. Yüksek faiz politikaları ise, satın alma güçleri eriyen geniş toplumsal kesimlerin çıkarlarına kısa bir süre yardımcı olsa da uzun sürelerde enflasyonun artışını önleyemiyor.

Gelir dağılımını bozan, fiyat istikrarını ve FED kararlarını umursamayan bilinçli bir tercihle para politikası tahrip edilmeye devam ediliyor.  Bu politikanın arka veya ön planlarındaki tüm gerekçeler karanlıktır.

Hayat pahalılığını artıracağı bilindiği halde, faiz indirimine gidilmesinin geçerli ve masum bir gerekçesi yoktur.   2021 Ağustos ayında TL’de ortaya çıkan göreceli istikrar ve hatta değerlenme eğilimi ve başlayan sermaye akımları bizzat Merkez Bankası’nın kendisi tarafından bozuldu.

Faiz indirimi yaparak cari fazla halinin yaratılacağı ve bu sayede net döviz kazançlarının artırılacağı şeklindeki Merkez Bankası’nın ileri sürdüğü öngörü matematiksel temelden tamamen yoksundur. Faiz indirerek, ithalata bağlı bir üretim yapısından kurtulmak ve döviz ihtiyacının bu yolla azaltılmasını sağlamak boş ve anlamsız bir hayaldir.

Türkiye ekonomisinin ara malı ithalatına dayalı üretim yapısı sorunu, faiz indirimleriyle değil, kısa, orta, uzun vadeli ve çok katmanlı yapısal dönüşüm programlarının devreye alınmasını gerektiriyor. Ayrıca son dönemde cari dengenin arz ve talep eşleşmesinde ortaya çıkan iyileşme illüzyonlarının kaynağı da içeriği net olarak bilinmeyen “net hata ve noksan” kalemine dayanıyor.

SAHİP OLMASI GEREKEN 200 MİLYAR DOLAR CİVARINDAKİ BRÜT REZERV İHTİYACININ OLDUKÇA UZAĞINDA

Türkiye ekonomisinde faiz ve diğer makro hedefler; net kalanı en az yüzde 25 pozitif olmak koşuluyla, sahip olması gereken 200 milyar dolar civarındaki brüt rezerv ihtiyacının oldukça uzağında bulunulduğu gerçeğinden habersiz ve bağımsız olarak belirleniyor.

Merkez Bankası’nın enflasyonun geçici olduğu şeklindeki öngörüsünün Türkiye ekonomisi açısından hiçbir şekilde geçerliliği bulunmuyor. Türkiye’deki enflasyon yapısal ve kalıcı olup, artık freni boşalmış, çığırından çıktı.

Faiz indirimine dayalı önyargılı politikalarda ısrar edilmesi, Türkiye ekonomisini tekrar ödemeler krizi eşiğine doğru itiyor ve bankacılık sektöründe varlık kalitesinin artan kura dayalı olarak daha da bozulmasına yol açıyor.  Son 7 yıllık geçmişte defalarca tecrübe edildiği halde, aynı politika bu kez yeniden deneniyor.

HAYAT PAHALILIĞI OLARAK ORTAYA ÇIKAN KURLARIN YOKSULLAŞTIRICI ETKİSİ SEÇMEN TERCİHLERİNİ EN FAZLA YÖNLENDİREN FAKTÖR

Türk Lirasının değersizleşmesinin seçmen tercihlerine birebir yansımaya devam etmesi, politika yapıcılarının nihai olarak kendileri ve ulusal ekonomi aleyhine yarattıkları büyük bir paradokstur.

Hayat pahalılığı olarak ortaya çıkan kurların yoksullaştırıcı etkilerinin seçmen tercihlerini en fazla yönlendiren faktör olduğu hususunu da artık herkes görüyor ve biliyor. Kur artışlarıyla karşılıksız gelir artışı yaşayanların sayısı, satın alım gücü düşenlerin çok küçük bir alt kümesi olduğu için, mevcut gelişmeler kamu yönetimi açısından umut verecek bir gelişme olmadı.

Merkez Bankası’nın faiz indirimine rağmen, piyasa faizleri tam aksi yönde ve kendi patikasında zaten artıyor. Politika faizinin en az 300 baz puan artırılarak %21 seviyesine çıkartılması ve eş zamanlı olarak çok katmanlı dönüşüm programlarının titizlikle devreye alınması gerekmekteydi.

MERKEZ BANKASI ARALADIĞI FİNANSAL KRİZ KAPISINI BU KEZ YERİNDEN TAMAMEN SÖKMÜŞTÜR

Merkez Bankası bir önceki ayda yaptığı faiz indirim kararının boşa düşürülmemesi için, iletişim ve politika hatalarına bu kez yine aynen devam etmiş ve araladığı finansal kriz kapısını bu kez yerinden tamamen sökmüştür.  Türkiye ekonomisinin otomatik stabilizatörlerinin işlev güçlerinde enerji kaybı oluşmuştur.

FED ’in parasal sıkılaştırmaya gitmesi halinde Türk Lirası’ndaki erimenin, fiyat artışlarının, satın alma gücü kayıplarının, gelir dağılımındaki bozulmaların ve nihayetinde makro ekonomik direnme gücündeki zayıflamanın daha da hızlanacağına Türkiye ekonomisinin hazırlıklı olması gerekir.

SEÇMEN TERCİHLERİNİ EN FAZLA YÜKSELEN KURLAR ETKİLİYOR

Satın alma gücünün düşmesine en fazla yükselen kurlar sebep oluyor. Yükselen faizler yatırım tercihlerini gevşetmekle beraber, geniş kesimlerin satın alma gücünü ani ve hızlıca düşüren en önemli esas sebebin yüksek faizlerin değil, yükselen kurların olduğunu artık herkes görüyor ve biliyor.

Seçmen tercihlerini en fazla yükselen kurlar etkiliyor. Seçim takvimi yaklaşırken, hayat pahalılığı olarak ortaya çıkan yükselen kurların yoksullaştırıcı etkilerinin seçmen tercihlerini en fazla yönlendiren faktör olduğu hususunu da artık herkes görüyor ve biliyor.

Mevcut döngüsel ortamda faiz indirimleri ve hatta faiz indirim beklentileri, tasarruf sahiplerinin yerel para pozisyonlarını kapatmalarına, dolar ağırlıklı yabancı para sistemine ve merkez bankasının işlevsiz kalmasına yol açıyor. Hayat pahalılığını artıracağı bilindiği halde, faiz indirimine gidilmesinin geçerli ve masum bir gerekçesi yoktur.

HAYAT PAHALILIĞINI ARTIRACAĞI BİLİNDİĞİ HALDE, FAİZ İNDİRİMİNE GİDİLMESİNİN GEÇERLİ GEREKÇESİ YOKTUR

Hiçbir politika yapıcısının, hiçbir Merkez Bankası yöneticisinin mantıken kendi ekonomik birimlerine, bütün Türk Parası pozisyonlarınızı kapatın ve bundan sonra artık döviz üzerinden pozisyon almaya başlayın demek istemeyeceğine göre, politika faizini indirip kendi ayağına kurşun sıkmaması gerekir.

Hiçbir politika yapıcısı, seçmen tercihinin kendisinden soğumasına izin vermek istemeyeceğine göre, satın alma gücünü eriten kur artışlarına ve TL’nin değersizleşmesine yol açacak bir faiz indirimine gitmemesi ve bu yönlü bir algı yaratmaması beklenir.

Türkiye ekonomisinin mevcut döngüsü faiz indirimine imkân vermediğini bilmelerine rağmen, Merkez Bankası’ndan faiz indirimi kararı bekleyenlerin temel gerekçeleri, Merkez Bankası’nın kurumsal bağımsızlığını kaybetmiş olduğuna yönelik bir zafiyet içerisinde olduğunu düşünmeleridir.

Son 12 yılda dolara karşı Türk Lirasındaki reel değer kaybı, aynı süredeki ihracat artışının en az 10 katı seviyesinde gerçekleşmiş olması, kur artışlarının ekonomiye hiçbir şekilde rekabet gücü kazandırmadığının en açık kanıtıdır. Sonuçta ihracat sektörünün yüksek kur tercihleri, ihracat artışı sağlama amaçlı değil, kendi satın alma güçlerini korumak ve geniş yoksul kesimlerden ayrışmak amaçlıdır.

FAİZ İNDİRİMİNE DEVAM EDİLECEĞİNİN ASILSIZ GEREKÇESİ; İNDİRİLEN FAİZİN TL’DEKİ ERİMEYLE İLGİSİNİN OLMADIĞININ SÖYLENMESİ

T.C. Merkez Bankası’nın faiz indirmesi ve akabinde de indirilen bu faizin Türk Lirasındaki erimeyle ilgisinin olmadığını söylemesi bilime dayalı bir açıklama olmayıp, devam eden süreçte de faiz indirimine devam edileceğinin asılsız gerekçesidir.

ABD başta olmak üzere bir çok ülkede merkez banklarının faizleri artırdığı veya artırmaya hazırlandığı, enerji fiyatlarının arttığı, komşu ülkelerle siyasi atmosferin savaş boyutuna geldiği bir ortamda T.C. Merkez Bankası’nın faiz indirmesi ve akabinde de indirilen bu faizin Türk Lirasındaki erimeyle ilgisinin olmadığını söylemesi ekonomi bilimine dayalı bir açıklama değildir.

Faiz ile enflasyon arasındaki bağlantıyı önemsemeyen bir Merkez Bankası’nın yönetim kadrolarındaki değişimin, piyasa algılarını daha da bozmaktan öte hiçbir yararı olmayacaktır.  Satın alma gücünün korunma gerekçesi tamamen ortadan kalkmadıkça, döviz satışları yoluyla Türk Lirasının değerindeki erimenin durdurulamayacağı, bunca deneme yanılmadan sonra artık anlaşılmış olmalı, tekrar edilmememledir.  Satın alma gücünün korunması için ise enflasyonla hakiki olarak mücadele içerisinde olacak sıkı bir para politikasına ve öncelikli olarak ta faizlerin esaslı bir şekilde yükseltilmesine ihtiyaç vardır.

HANGİSİNİN TERCİHİ POLİTİKA TARAFINDAN KULAKLARINA ÜFLENMİŞ İSE O TERCİHLERE GÖRE ŞEKİLLENDİRİLİYOR

Merkez Bankası’nın şu andaki faiz tercihi; artan yoksulların, işsizlerin ve yüksek enflasyon nedeniyle satın alma güçleri günden güne eriyen geniş toplumsal kesimlerin genel seçimlerde belirleyici olacağı gerçeğini ve toplumsal stresi tamamen göz ardı etmiş durumdadır.

Bağımsızlığını kaybeden bir Merkez Bankası’nın yüksek veya düşük faiz politikaları, çıkarları birbirine ters istikamette şekillenen sosyal gruplardan, hangisinin tercihi politika tarafından kulaklarına üflenmiş ise o tercihlere göre şekillendiriliyor.

Merkez Bankası ve politika yapıcılarının bu farklı tercihleri olan grupların arsından herhangi birisini öne çıkartmalarının ve faiz seviyelerini bu tercihlere göre belirlemelerinin politika yapım kurallarıyla hiçbir ilgisi yoktur.

GİRİŞİMCİ-EKONOMİK GRUPLARIN TERCİHLERİ HEP “YÜKSEK KUR-DÜŞÜK FAİZ” OLMUŞTUR

Ticaret ve inşaatla uğraşan, fiyat artışlarından kazanç sağlayan, ihracata dönük orta düzey emek yoğun imalatçıların ağırlıkta olduğu girişimci-ekonomik grupların tercihleri hep “yüksek kur-düşük faiz” olmuştur.

Yüksek kur taraflısı ve popülist siyasete yakın olan sosyal grupların taleplerine dayalı olarak uygulanan düşük faiz politikaları, satın alma güçleri eriyen geniş toplumsal kesimlerin çıkarlarıyla uyuşmuyor.

Cari açık sorununa takıldığı halde ekonomik büyüme konusunda ısrar eden düşük faiz politikaları her zaman yüksek enflasyon üretiyor ve geniş grupların satın alma güçlerini tahrip ediyor.  Tercihleri yüksek faizden yana olan sosyal grupların taleplerine dayalı olarak uygulanan yüksek faiz politikaları ise, satın alma güçleri eriyen geniş toplumsal kesimlerin çıkarlarına kısa bir süre yardımcı olsa da uzun sürelerde enflasyonun artışını önleyemiyor.

Merkez bankası, şu andaki ekonomik döngü içerisinde, yüksek enflasyonu ve genel satın alma gücünün düşmesini engelleyemeyecek çift kapanlı derin bir tuzağa yakalanmış durumdadır. Merkez bankası ister tercihlerini yüksek kurdan ister yüksek faizden yana kullanan sosyal grupların tercihlerine göre hareket etsin, mevcut büyüme politikalarının alışılmış dizaynı değiştirilmeden, ekonominin yüksek enflasyon üretmesini ve genel satın alma gücünün düşmesini engelleyemeyecek bir tuzağa yakalandı.

2022 İLK ÇEYREĞİNDEN İTİBAREN KÜRESEL ENFLASYONDA AZALMA EĞİLİMİ TÜRKİYE İÇİN GEÇERLİ DEĞİL

Küresel enflasyon oranlarındaki yükselme eğiliminin 2022 yılının ilk çeyreğinden itibaren azalmaya başlayacak olan geçici bir olgu olması eğilimi Türkiye ekonomisi için geçerli olmayacak. 2022 yılının en büyük küresel zorlukları, yüksek kamu borçları, siber güvenlik, jeopolitik gerilimler ve ülkeler arası refah farklılıkları olacaktır.

Ekonomilerin yeniden normalleşme çabaları başarılı oldukça, tedarik zincirlerinin tıkandığı uluslararası noktalarda düzeltme çabaları arttıkça ve üretim/ürün açıkları azaldıkça tüketici fiyatlarında istikrar kalıcı hale gelecektir.

Yüksek enflasyonun satın alma gücünde yarattığı aşınmalar, salgın dönemindeki tasarruflar tarafından kısmen de olsa dengelenirken, Türkiye de tasarruf eğilimi salgın döneminde yeterince artmayacak kadar mali destek bulamadığı için, diğer ülkelerde ortaya çıkan bu otomatik dengelenme sistemi Türkiye’de oluşamadı.

TCMB, ÖNÜNDE SONUNDA POLİTİKA FAİZLERİNİN YÜKSELTİLMESİ VE SIKI PARA POLİTİKASINA DÖNMEK ZORUNDADIR.

Türkiye harici birçok ülkede, özellikle ABD’de enflasyonun önemli sebeplerinden birisi de ücret-fiyat sarmaladır.  Bu sarmalın etkilerinin bertaraf edilmesinde yapısal zorluk, tüketici fiyatlarında istikrar halinin oluşmasını önleyecek en önemli risktir.  Enflasyonun uzun döneme yayılması açısından bu durum Amerika ve FED için önemli bir yapısal risk olup, uygulayacakları para politikasının yönü buna göre belirlenecektir.

Enflasyonda istikrar halinin Merkez bankaları açısından en önemli aracı politika faizlerinin yükseltilmesi ve sıkı para politikasıdır. TCMB, önünde sonunda bu politikaya dönmek zorundadır.

İthalata bağımlılık, kamu ve özel sektör borçluluğu, negatife rezervler yüksek para ikamesi ve enflasyon açısından yüksek kur uygulaması Türkiye açısından uygun bir politika olamaz. Zira yüksek kur politikasının üreteceği riskler yüksek faizin üreteceği risklerden daha tahripkardır.

Girdi sağlayıcı- Üretici-Satıcı ve Tüketici zincirinde oluşan yüksek fiyatların sorumlusu satıcı ve Tüketici olmadığı için, satıcıların taciz edilmesiyle enflasyon mücadelesinin kurgulanması anlamsız bir reaksiyondur. Gıda fiyat artışlarında kuraklık ve virüs salgının etkileri önemli olmakla beraber, Türkiye’deki gıda fiyatlarının artışında daha çok başka yapısal nedenler bulunuyor.

BİYOYAKIT SEKTÖRÜ GIDA FİYAT ARTIŞINI HIZLANDIRAN ANA UNSURLARINDA BİRİSİ OLDU

Biyoyakıt sektörünün talepleri ile gıda tedarik güvencesi arasında optimum bir denge kurulması için yasal bir çerçeve oluşturulmalıdır. Küresel düzeyde ve gerekse ülke içerisinde hububat, bilumum yağlı tohumlar ve benzeri tarımsal ürünlerin, gıda ya da yem ihtiyacının giderilmesi yerine, biyoyakıt üretiminde girdi olarak kullanılması, gıda fiyat artışını hızlandıran ana unsurlarında birisi oldu.

Tarımın doğası gereği uzun dönemde gıda fiyatlarının düşme eğilimi göstermesi gerekirken Türkiye’de son iki yıldır gıda fiyatlarının sürekli olarak artış göstermesi esasen bir çelişkidir. Ancak, arz eksikliğinin ve TL’deki zayıflamaya bağlı olarak girdi fiyatlarında uzun süredir seri bir şekilde devam eden yüksek artışların etkisiyle gıda fiyatlarda görülen oynaklıklar uzun dönemli oluyor.

YILLIK REKOLTE MİKTARLARINA BAĞLI OLARAK STOK YÖNETİMİ ETKİNLEŞTİRİLMELİDİR

Gıda üretim maliyetlerinin ve fiyatlarının istikrarının sağlanması için öncelikle örümcek ağı teoremi kapsamında kamusal bir mücadele planlanmalıdır. Fiyat dalgalanmalarının etkilerinin azaltılmasına ve spekülatif hareketlerin önlenmesine yönelik olarak, yıllık rekolte miktarlarına bağlı olarak TMO ve Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri tarafından stok yönetimi etkinleştirilmelidir.

Kurulum ve finansman modeli dahil olmak üzere, uluslararası standartlara uygun damlama temelli yeni bir sulama sistemi yaratılmalıdır: Arazi toplulaştırması, sulamanın bilimsel yöntemlerle yapılması ve yaygınlaştırılması, sertifikalı ve toprağın öz yapısına uygun tohum üretimi ve bu tohumun sürekli korunması, uzun dönemde yapısal verimlilik artışının devamı için kamusal takibin kesintisiz olarak sürdürülmesi gerekiyor.

Teşvik sistemi etkinleştirilmelidir: Teşvik sisteminin ve “kırsal kalkınma” planlarının aksayan yanlarının, AB Mali iş birliği kapsamında, tarımsal yatırım desteklerinin verimliliğini artırıcı ve maliyetlerini düşürücü yönde ilerlemesi, enerji tasarrufu ve rekabet gücünü yükseltici, pazarlama imkanlarını artırıcı yönde acilen gözden geçirilmesi gerekir.

ÇOK KATMANLI VE BÜYÜK BİR SORUN OLAN İÇ GÖÇÜN DURDURULMASI TÜRKİYE’NİN EN ÖNEMLİ HEDEFİ OLMALIDIR

Gıdada arz yönlü yetersizliğinin ve fiyat dengesizliğinin en büyük nedenlerinden birisi, kırsal alanlardan şehre, doğudan-batıya doğru artan iç göçe dayalı, büyük toprak parçalarının terk edilip, ekim dışı ve âtıl bırakılmasıdır.  Çok katmanlı ve büyük bir sorun olan iç göçün durdurulması Türkiye’nin en önemli hedefi olmalıdır.

Hal sisteminde geçen yıllarda yapılan düzenlemelerinden sonra, hal sisteminin ticaretteki payının azalması, piyasanın, fiyatların takip edilebilirliğini ve şeffaflığını daha da azaltdı. Hal sisteminin etkinliğinin artırılması gerekir. Borsa ve Hal düzenlemeleri başta olmak üzere, tarımsal ürün ticaretinde etkinliğin yeniden sağlanması, kayıt dışılığın azaltılmasına ve fiyat dalgalanmalarının olumsuz etkilerini giderilmesine ilişkin pazarlama standartlarının yasal altyapısı yeniden oluşturulmalıdır.

Çiftçiler ile tüketiciler arasında bulunan koruyucu soğuk zincir maliyeti, marketlerin gıda tedarik maliyetlerini ve dolayısıyla satış fiyatlarını doğal olarak artırıyor. Hal sisteminin zayıflatılması sonrasında, oligopol market zincirlerinin gıda fiyatlarını belirleyecek konuma ulaşması şaşırtıcı değildir. Zira küçük ölçekli manavlar, etkin bir soğuk zincir maliyetleri olmamakla beraber, satışlarında zincir marketlerinin fiyatlarını baz alıyorlar.

Gıda fiyatlarındaki artıştan üretici çiftçilerin sorumluluk payı sıfırdır. Gübre, mazot, zirai ilaç, elektrik gibi girdi maliyetlerindeki hızlı artış, çiftçinin ürünü sattığı fiyatların artışından daha yüksek olduğu için çiftçilerin kazancı esasen düşmekte ve hatta çoğu kez zarar ettiği için üretimden çekiliyor. 

Gelirler içerinde gıdaya ayrılan payın düşürülmemesi halinde, gıda konusunda Türkiye’de ciddi bir açlık sorunu gündeme gelebilme riski düşük olasılık değildir.  Gıda fiyatlarında artışların fakirleştirici etkileri oldukça önemsenmelidir. Belediyeler ve Merkezi yapı tarafından, gıda fiyatlarındaki artışlar nedeniyle reel gelir kaybına uğrayan yoksul kesimlere yönelik sistemli ve standart bir sosyal yardım programı oluşturulması, sosyal barışın devamlılığı için oldukça önemli hale gelmiştir.

Orhan Ökmen

Sesmir Yönetim Kurulu Başkanı

okmen@turcomoney.com

 

Yorum yok

Yorum Yazın

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

*

*

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.

Site Haritası