Son Haberler

Yeniden yaşamak, amca arkadaş olmak!

üniversitenin ilk yılları insana çok farklı bir heyecan oluşturur. İlginç bir atmosfer yaşatır. Orta öğretim yılları, hele lise son sınıfında üniversitenin ışıkları görülür uzaktan . ‘’Hangi üniversitede hangi fakülte talebesi olacağım düşüncesi sarar insanı.’’ Ne okusam! Son yılların moda mesleği bilgisayar mı? Yoksa televizyonda çokça dinleyip ahkam kesip yorumlar yapan, hatta zaman zaman kesin rakamlar vererek konuyu bağlayan ama hiç de söyledikleri gibi olmayan iktisatçılardan birisi mi?’’ diyerek, hayal edip, en güzel günlerini geçirir gider.

Nihayet üniversite imtihanları gelir çatar. Heyecan doruklardadır. Anneler dualar okumasını hızlandırır. Neredeyse eller havadan hiç inmez. öğrendiği hangi dua varsa tekrar eder durur. Dilinde çocuğunun en ihtişamlı tutulan okulu kazanmasıdır. Konu komşulara kızım, oğlum işte şurayı kazandı, doktor kaymakam, mühendis olacak der durur. Kız da oğul da aynı heyecandadır. Ama mevzuat gereği tercih etmesi gereken arzu ettiğinin dışında daha başka birçok fakülte ismi vardır. Onlar da tercih edilmiştir.

İmtihan neticesi ilan edilir. Bakırsınız tercihi doldurmak için şakadan yazdığı “Hungaroloji” çıkmıştır. Ne olacak şimdi! Alır bir düşünce. Bazıları da hep fen ağırlıklı bir fakülte arzu ederken hukuk fakültesini de kazanmış olabilir. öğrenci de anne ve babası da ” … eh ne yapalım, orası da güzel, oradan mühendis bilgisayar okuma olmaz ama, vali, kaymakam, noter, hakim, savcı, avukat hatta , “Bakan” olunabilir” deyipr, kabullenirler. Hüzün sevince döner.

Kızımız, oğlumuz orta öğretimi bitirme; adımını yüksek öğrenime atma sevinci içinde. Okulun yeri aranıp, gidilir. Dışarıdan sevinçli ama ürkek adımlarla bir de içine girip şöyle bir dolaştı mı, mutluluğuna diyecek yoktur artık. Kravat bir tarafa, çanta bir tarafa atılmıştır. Daha önce üniversiteli ağabeylerinden gördüğü gibi artık bir kitap bir defterle gelecektir okula.

Fakültede dersler başladığı zaman, herkesden önce gelip anfi diye yazılan yere oturmak ister ama önce panodan orayı öğrenmek gerekir. Numarasına göre onu bulur, oturur. Gözler hep sayın profesörün gelip ders vereceği kürsüyü takip ederken yan gözlerle her biri ayrı ayrı şehirlerden, okullardan gelen arkadaş olacağı talebeleri de süzer. Davranışları takip eder. Herkes de bir sevinç ve hareket, en yakınında bulunanlarla tanışmalar. “.. siz hangi okuldan, nereden geldiniz? İsminiz? – Ben Yusuf şuradan geldim .. ” vs. vs.

Profesör gelir ders başlar. On dakika geçmiştir. O da ne; iki, sonra üç, sonra beş arkadaş hiç bir şeye aldırış etmeden kalkıp giderler. Yani sınıftan çıkarlar. Hoca’dan hiç ses yok.D erse devam. D ers kırk beş dakika zil çalar. Böyle böyle ikinci gün ve daha sonraki günler heyecan daha fazla.
Bir başka günde ve derste profesör veya doçent isimleri öğrenilir. On beş – yirmi dakika sonra kapılardan giren yine talebe arkadaşlar. Bu arada çıkanlar, girenler, hocalardan ses yok.
‘’Nedir bu hal ben de çıksam, girsem ne olur acaba’’ diye düşünür Meraklılar da öyle yapar . Oh be ne bu hürriyet kimse kimseye karışmıyor. Dersin birine gir, birine girme, yarısında gir, yarısında çık geri.

Acaba üniversi talebesi bu mu demek ? Yoksa orta öğretimdeki sıkı disiplin içindeki öğretim şeklinden kurtulmak mı? Böyle yaparak büyümüşlüğü kanıtlamak mı? Eh kızların aşırı makyajı da bunu mu gösteriyor? Ders zili çaldığı halde bahçede dolaşmak banklarda, kantinde oturarak çene çalmak da bunlardan birisi mi dersiniz?

Yoksa, tam dersin ortasında veya yeni başlamış on dakika geçmiş derste hem ders verenin hem de dinleyenlerin konsantresini bozarcasına kalkıp hocanın gözüne baka baka, sallana sallana gitmek, etik olmayan kötü bir davranışın göstergesi mi? Bunun çok defa yapılır olmasını disipline almak mı doğru davranış. Yoksa hiç ses çıkarmamak mı? Ne dersiniz? üniversiteye gitmekle anne- babanın güzel telkinleri bitmiş mi?

Zilin çalmasına kadar dersi muntazam dinleyen, hocalara sorular soran da az değil. Bu arkadaşların diğerlerine misal olacağına zaman geçtikçe, ciddi olarak derslerin dinleneceğine ve dinleyenlerin dikkatlerini de dağıtmayacaklarına inanıyorum.

Koridorlarda masalar konarak bazı talebelerin rahatça fikirlerini belirten bir ideolojiyi yansıttıkları, broşürleri dağıttıkları, pankartlar astıkları ve bunun rahatlığı içinde koşuştururlarken bazı talebelerin de öğle namazını kılabilmek için ya kalorifer boruları altında ya da kuytu bir yerde namaz kılma gayretleri de görülmekte. Bunlar için müsait yer yok mu? Elbette var. Acaba diyorum hala İdarecilerde Ergenekon korkusu mu devam ediyor. Ne dersiniz? Ne günler yaşandı. Başında elli santimlik başörtüsü var. üniversiteye, sınıfa daha bahçesine girmek yasak iken şimdi sınıflarda başörtülü onlarca kızı görüyorsunuz. Ne kavga ne de gürültü oluyor. Başı kapalı olanda da açık olanda da aşağılık duygusu uyanmıyor. Bu okulu bitirenlerden yarın talep eden olsa acaba başörtülü asistan alınabilir mi? Elbette alınabilir ama ister devlet ister özel üniversiteler olsun öyle idareciler var ki rüzgarı görmeden eğiliyorlar. Siz asistan olmak istiyorsunuz, hatta doktoranızı da dış ülkelerde yapmışsınız. İki, üç lisanınız da var ama YöK müsaade eder mi diye müracaat ettirmeme gayretine girerek ne şiş yansın ne kebap hesabı, hayatına devam ettirmek isterler.
İnsan üniversiteye geldiğinde ne kadar da kendini hür kabul ediyor. Elbette bu her zaman herkes için değil. öyle değil mi?

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın insan karşısındaki davranışı olumlu olmalıdır. Yüksek okulu bitireli yıllar geçti. Bu yazdıklarımızda ‘af’dan faydalanarak bir diğer fakülteye devam ederken, geride kalan hatıralar ve şimdi duyduklarımız, gördüğümüz hal ve hareketler. çok şeyler öğreniyoruz. Yeniden talebeliği yaşıyoruz. Adeta kendimizi yeniliyoruz ve tabiatıyla gene arkadaşlarımız oluyor. Elli yıl evveli gibi. Ama çok çok değişikliklerle amca arkadaş oluyoruz.

M. Zeki SAYIN
Yorum yok

Yorum Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Site Haritası